Sahte Nişan Gerçek Aşk - Cindi Madsen / Yorum


Cindi Madsen, severek okuduğum yazarlardan biri. Çerezlik diye tabir ettiğimiz mutlu sonla biten kitaplar yazıyor. Fuarda bende olmayan 2 kitabını almak istedim ama serinin ilk kitabı vardı sadece o yüzden bu kitabı aldım. Bazı zamanlar canım hiçbir şey yapmak istemiyorken kitap okumak en iyi seçenek oluyor ve öyle bir günde bu kitabı bitiriverdim.

Üniversite yıllarından beri çok yakın arkadaş olan Dani ve Wes, hayatlarını yoluna koyamamış iki yetişkin olmuştur. Dani'nin uğruna eyalet değiştirdiği Steve onu terk ettiğinde Dani için hayatta annesi ve büyükannesinden başka tek önemli şey işi olmuştur. Tarih mezunu olmasına rağmen geçinmek için pazarlama şirketinde çalışan Dani'nin patronu için aile hayatı çok önemlidir ve terfi verirken de buna dikkat ettiğini her fırsatta belirtir ancak Dani için erkekler o kadar uzaktır ki bu konuda ne yapacağını bilemez. Ta ki en yakın arkadaşı Wes ile konuşana kadar. O andan sonra olaylar kendiliğinden gelişecektir.

Wes, evlenmesine çok az bir zaman kala nişanlısı Sophie tarafından terk edilmiştir. Kız kardeşinin en yakın arkadaşı olan Sophie ile ilişkisi bittikten sonra Wes dağılmıştır. Kız kardeşinin düğün günü yaklaştıkça ailesinin baskısı da artar. Herkes onun için üzülmektedir ve Sophie, kardeşinin nedimesi olacaktır. Düğünde sürekli bir arada bulunacaklardır. O sırada Dani ise şirketin yapacağı organizasyona tek gitmek istememektedir. Çünkü terfi almaya çok ihtiyacı vardır. Ailesine para gönderebilmek için o terfiyi almak zorundadır. Ve aklına gelen bir fikirle nişanlılık rolü yapmaya karar verirler. Böylece Dani istediği terfiyi alabilecek ve Wes ailesinin ve çevresindekilerin acıma dolu bakışlarından kurtulabilecektir.

Olaylar Dani'nin Audrey'nin düğününe gelmesiyle başlıyor. Nişanlı gibi davranmak, ikisinin de düşüncelerinin hiç ummadıkları noktalara kaymasına sebep oluyor. Çok keyifli ama çabuk biten bir kitaptı. Bir serinin ilk kitabı fakat diğer kitaplarla bağlantılı değil. O yüzden içinizin daraldığı zamanlar için kütüphanenizde mutlaka Cindi Madsen kitapları bulundurun. Havanızı hemen değiştirmeyi başaran bir yazar kendisi. Kitapla ilgili olumsuz tek yön çeviriden kaynaklıydı. Cümle bütünlüğü pek yoktu. Okurken rahatsız olduğumu söylemem gerek. Sanırım söyleyeceğim başka bir şey kalmadı. Şimdilik hoşça kalın.

Tehlikeli Kızlar - Abigail Haas / Kitap Yorumu


Neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Yayınevi tanıtımını yaptığında konusu çok ilgimi çekmişti ve bulduğum ilk indirimde aldım. Okuyanlar ya bayılmıştı ya hiç beğenmemişti. Ben iki taraftan da değilim evet beğendim ama bayılmadım. Berbat olduğunu da kesinlikle düşünmüyorum. Gayet akıcı, merakta bırakacak türden bir kitaptı. Tüm bunlara rağmen katili daha en başından tahmin ettim ama bu okuma keyfimi hiç bozmadı. Sonuç olarak katil bir başkası da çıkabilirdi. Ben bu tarz birkaç kitap okuduğum için ilk aklıma gelen olasılık tuttu diye düşünüyorum. Tek günde okuduğumu söylesem akıcılık düzeyi de belli olur sanırım.

Yazar kurguyu gerçek bir olaydan esinlenerek yazmış. Uzun yıllar önce erasmus öğrencisi olan Amanda Knox'u hatırlayanız mutlaka vardır. Ev arkadaşını öldürmekle suçlanan bu Amerikalı kız daha sonra masum olduğu gerekçesiyle serbest bırakılmıştı. Bu olayla kitap arasında bağlantı kurmak mümkün. Kitap, arkadaşlarının ölüsünü bulan gençlerin polisi aramasıyla ve polisle aralarında geçen konuşmayla başlıyor. Kitap boyunca bu siyah sayfalarda polisle olan görüşmeler dışında televizyon programlarında zanlı için geçen konuşmaları, polis sorgulamalarını ve kanıt niteliği taşıyan birkaç şeyi okuyoruz. Daha sonra gençlerin toplanıp geldikleri Aruba isimli adadaki tatillerinden kesitler veriliyor. Yaz tatili için birlikte bir plan yapan Anna, Anna'nın en yakın arkadaşı Elise, Anna'nın erkek arkadaşı Tate, Mel, Max, Chelsea, Ak ve Lamar tatillerinin keyfini çıkarmaya kararlı ancak arkadaşları Elise'in odasında ölü bulunması her şeyin sonu oluyor. Hepsi defalarca sorgudan geçiriliyor. Elise, tam 13 kez bıçaklanmış. O saatlerde dalışta olan diğerleri suçlamayla karşılaşmıyor ancak dalışa gitmeyen Anna ve Tate, bıçakta parmak izleri bulunduğunda birer şüpheli haline geliyor.

Tate'in babasının zenginliği onu kefaletle serbest bırakmalarını sağlarken işleri berbat olan Anna'nın babasının gücü onu hapisten çıkarmaya yetmiyor ve böylece Anna'nın yargılanma süreci başlıyor. Bu süreçte arkadaşlarının ve sevgilisinin gerçek yüzlerini de gören Anna, sürekli geçmişini düşünüyor. Elise ile tanışması, kardeşten de öte olmaları, Tate ile tanışıp sevgili olması gibi onlarca şeyi düşünüyor. Bu aralarda yazar alttan alta katili de ortaya çıkarıyor. 3-4 farklı kişi var katil olabilmesi muhtemel olan. Son ana kadar da hiçbirinin üzerindeki zan kalkmıyor. Hepsi şüpheli ama dedektif diğerlerinin üzerindeki şüpheyi umursamadan tek Anna'yı hedef alıyor. Geçmişindeki hemen her şeyi ortaya çıkarıyor. Peki, katil kim ve bunu neden yaptı? İşte bu noktada muhtemelen okuyanların dörtte üçü fazlasıyla sarsılacak.

Öncelikle yazarın kalemini çok sevdim. Hukuki alanda ciddi araştırmalar yaptığı kesin ve ben bu yönü ağır basan romanları okumayı çok seviyorum. Sonu beklenmedik geldiyse tadı kesinlikle damağınızda kalacak ama tahminleriniz doğru çıktığında çok da abartılacak bir kitap olmadığını göreceksiniz. Ancak yazarı kesinlikle takibe alacağım ve başka kitaplarını da okuyacağım. Sonu çok basit olsa da kurgu gayet iyiydi. Buradan sonrası spoiler içerecek. O yüzden kitabı henüz okumadıysanız burada bırakmanızı öneriyorum :D

*SPOILER İÇERİR*

Bir romanda abartılı arkadaşlıklar varsa hep o arkadaşlardan şüphelenirim. Onlar ya arkadaştan öte bir şey çıkarlar, ya çok kötü olaylar sonucu arkadaşlıkları geri dönülemez içinde biter ya da biri diğerini öldürür. Bu daima böyle olmuştur. O yüzden ilk sayfalardan daha Anna ve Elise arasındaki sınırları ortadan kalkmış arkadaşlık beni şüphelendirmişti. Haliyle Elise öldüğüne göre de katilin kim olduğu belliydi. Tate ve Elise ikilisinin arasındakiler beni hiç şaşırtmadı. Çünkü yazar ilk sayfalardan daha Tate üzerinden bir şeyler yaşadıklarını görmemizi sağlıyordu. Anna ve Elise'in birbirlerine bağlılık dereceleri kesinlikle normal değildi.

Yazar bize Anna'nın normal olmadığını da kitapta bol bol göstermişti. Annesinin hastalığı ve ölümü sonrası yaptıkları, Elise'i ölü bulduktan sonraki davranışları ve zaman zaman Elise ile geçmişte aralarında geçen diyaloglar onun normal olmadığını kanıtlıyordu. Elise normal miydi sorusuna verilecek yanıt oldukça basit. O da kesinlikle normal değildi. İkisi de birbirine karşı saplantılı durumdaydı. Son belli olduktan sonra içimi ürperten tek şey Anna'nın rahatlığıydı. Yani kendini haklı görüyordu ve kesinlikle bir pişmanlık yoktu. Hatta sonlarda hala onu her gün özlüyorum falan dediği bir yer vardı. Dürüst davransaydı hala hayatta olabilirdi, bir arada olabilirdik gibi bir şey düşünüyordu. Tamamen hasta bir insanın kafa yapısı. Dava sonucu masum bulunması ve serbest bırakılması da ciddi ciddi günümüz hukuk sisteminin acınacak halini gözler önüne sürüyordu. Birinci derece kanıt bulunamaması bir katilin elini kolunu sallayarak gitmesine sebep oldu. Günümüzde de bu böyle değil mi zaten? 

Daha yazsam çok şey yazarım ama burada bitirmek istiyorum. Hoşça kalın.

Casus - Paulo Coelho / Kitap Yorumu


Herkese merhaba :)

Bu kez gerçek olaylar esas alınarak kurgulanmış Casus yorumuyla karşınızdayım. Paulo Coelho'nun okuduğum 3. kitabı. Simyacı, Elif ve Casus'u okudum. Sıralama yapacak olsam Simyacı, Casus, Elif derim. Elif benim için biraz hayal kırıklığı olmuştu çünkü. Yazarın bunlar dışında da hemen her kitabı kütüphanemde mevcut ama diğerlerini bir türlü okuyamadım. Bu yaz okumayı umuyorum, bakalım :)

Casus'u alırken açıkçası gerçek bir casus hikayesi olduğunu bilmiyordum. Genelde sevdiğim yazarların kitaplarını konularına bakmadan alıyorum. Bunda da aynısını yapmışım çünkü konusuna, okumak için kitabı elime aldığımda baktım. Gerçekten ilgimi çekince de hemen okuyup bitirdim. Tek kelimeyle bayıldım diyebilirim.

Hollanda'nın uzak bir eyaletinde 1800'lerin sonunda doğan Margaretha Zelle, zamanın biraz ötesinde yaşıyordu. Yapabileceklerini keşfettikten sonra kaldığı yer onu boğmaya başlamıştı ve tek hayali Paris'e yerleşip orada yaşamaktı. Bir gün gazetede gördüğü bir ilan onun için dönüm noktası olacaktı. Kendisinden 21 yaş büyük bir subayla evlenip Endonezya'ya gitmeye karar verdi ama hiçbir şey düşündüğü gibi olmadı.

Zamanla kocasından şiddet gören ve mutsuz yaşayan biri haline geldiğinde tek çaresi Paris'e gidebilmekti. Bir kadın olarak neler yapabileceğini keşfettikçe hayatını kendisi yönetmeye karar verdi. Kızını ardında bırakıp bir yolunu bulup Paris'e gitti. Döneminin çok daha ötesinde yaşadığı için tabii ki o dönem pek hoş karşılanmadı ama erkekler tarafından hep el üstünde tutuldu. Özellikle evli ve zengin erkeklerle onlarca ilişki yaşadı. Bunların hiçbiri aşk ilişkisi değildi. Bir nevi çıkar ilişkisi denebilir. Yine Paris'e gelince adını Mata Hari olarak değiştirip yeni bir hayata başladı. Dans etmek onun yükselişini ve ülke çapında tanınmasını sağladı. Söylemeye gerek yok ama dansları da dönemin çok ötesindeydi. Mata Hari'nin tek hayali para sıkıntısı yaşamamak ve güçlü olmaktı. Bu güç isteği onun hiç düşünmediği bir şekilde noktalandı. Özellikle gözden düşmeye başladığı zamanlarda dikkat çekmek için yaptıkları sonrasında aleyhinde kullanılanların başında geliyordu.

Mata Hari, o çok sevdiği ve 1. Dünya Savaşı başlarken dönmek için çok uğraştığı Paris'te idam edildi. İddia edilen suçu, çift taraflı casusluk yapmaktı. Günümüzde bile hala tartışılan bir konu bu. Gerçek net değil ama avukatına yazdığı mektuplar oldukça kafa karıştırıcı. O dönemin karışıklığı olmasa muhtemelen Mata Hari, istediği hayatı yaşamaya devam edebilecekti. Yanlış yerde yanlış kişilerle olmaktı belki suçu. Belki de söylendiği gibi casustu. Kitabı okurken duygulandığım çok fazla yer oldu. Biri de gerçekten aşık olduğu, kendinden oldukça küçük, Rus sevgilisinin ihanetiydi. Sonuç olarak kitap bir şekilde içimde bir yere dokundu. Herkese tavsiye edeceğim kitaplardan biri oldu Casus. Kitabı bitirdikten sonra bol bol araştırma yapmama vesile oldu. Bu tarz kitapları çok seviyorum. Başka yorumlarda görüşmek üzere... Hoşça kalın.

Alıntılar








Milyoner - Jessica Clare / Yorum (Milyoner Erkekler Kulübü #1)


Milyoner, konu itibarıyla çok da farklı değil. Hatta olaylar hızlı bir şekilde işlenmiş, yazar konuyu uzatmamış. Bu yüzden sevdim ve tek günde bitirdim. Çok büyük beklentiniz olmasın ama havanız değişsin istiyorsanız gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

Logan, gizlice kurdukları kulübün başıdır. 5 milyarderden oluşan bu grup gizli bir şekilde toplantılarını yapar ancak hiçkimse bu grubun varlığından haberdar değildir. Birbirlerine işlerinde de yardım eden bu 5 arkadaşın henüz aşk ile tanışmadığını da söylemek gerek. Hayatının aşkını bulmak ilk Logan'a kısmet oluyor :D :D Brontë, üniversitede felsefe bölümünü bitirdikten sonra istediği işi bulamamıştır ve garsonluk yaparak geçimini sağlar. Bir radyodan kazandığı, eski bir tatil köyünde yapacağı tatil onun için tahminlerinin ötesinde bir hayata başlamasına yol açar. Aldığı tatil köyünü incelemeye giden Logan ve yıllardır ilk kez tatile giden şanssız Brontë, çıkan fırtınada asansörde mahsur kalır ve böylece olaylar başlar. 

Romandaki kız nasıl desem biraz değişikti. Aslında salaktı desem de yalan olmaz. Erkek karakter zaten tipik zengin davranışlarına sahipti. Kızın kendi kendine bir şeyler kurup uygulaması sinir bozucuydu. Dinleyip anlama huyu yoktu ve sevdiği kişiyi dinlemeyen bu kız ne hikmetse yeni tanıştığı arkadaşını dinliyordu!!! Arkadaşı söyleyince olaylar dank ediyordu falan bu kısımlar biraz saçmaydı. Erkek karakter de ben zenginim herkes param için benimle birlikte oluyor triplerindeydi. E kardeşim hiç kimseye güvenmiyorsan herhangi bir ilişkiye başlama yani değil mi? Kıza daha en baştan yalan söyledin. Bir de üste çıkmaya çalıştın. Yalnız fazlasıyla dertlenmişim okurken, şimdi fark ettim :D Bu kadar dertlenmeme rağmen sevdim kitabı. Hep aynı türde okuyamıyorum ben. Bu yüzden sürekli farklı türlerde okurum. Şu an otobiyografi okuyorum mesela. Biraz değişik bir okuma zevkim var :D

Bana göre Milyarder, Novella'ya gören Milyoner Erkekler Kulübü serisi devam edecekmiş. Sanırım seriye devam edeceğim. Özellikle merak ettiğim karakterler var çünkü :D Hunter ve Reese'i biraz fazla merak ediyorum. Serinin ikinci kitabında Hunter'ı okuyacağız ve kitap bugün satışa çıktı. Ben Milyoner'i fuardan 7.50 tl'ye almıştım. Kitapçılarda zor ama internetten alma şansınız varsa 10 TL civarında alabilirsiniz. Başka yazılarda görüşmek üzere.

Senden Sonra Bir Gün - Phaedra Patrick / Yorum


Bursa Kitap Fuarı'ndan önce satışına başlanan Senden Sonra Bir Gün alıntıları sebebiyle çok merak ettiğim bir kitaptı. Bu yüzden fuar listemde de vardı ve aldım. Okumak için fazla beklemek istemedim ve iyi ki beklememişim. O kadar güzel bir romandı ki elimden bırakmak istemedim. Umuda ihtiyacınız olduğu bir anda okumanızı tavsiye ederim. Kesinlikle havanızı değiştirecektir. 

Arthur, 69 yaşındadır ve 1 yıl önce çok sevdiği eşini kaybetmiştir. Başka ülkede yaşayan, kendi ailesini kurmuş oğlu ve ayrı bir evde yaşayan, öğretmen olan kızı Lucy'nin yokluğunda yasını bir türlü sonlandıramamıştır. Çocuklarıyla arasındaki bağın eşi Miriam olduğu da Miriam'ın ölümünden sonra ortaya çıkmıştır. Son bir yıldır günlük rutinlerini asla aksatmayan ve insanlardan uzak durmaya özen gösteren Arthur için her şey Miriam'ın eşyalarını ayırmaya başladığında değişir. Botların içinde bulduğu bir uğur bilekliği onda merak uyandırır. Bu pahalı uğur bilekliğinin eşinin olduğunu öğrendiğindeyse tek yapabildiği bu sırrın peşine düşmek olur.

Arthur bu sırrın peşine düşünce doğal olarak beklenmedik olaylarla karşılaşıyor ve her bir uğur farklı bir hikayeyi gözler önüne seriyor. Karısının evlenmeden önce onunla yaşadığının zıttı bir yaşam sürdüğünü öğrendiğinde kendini ve hayatını sorgulaması kaçınılmaz hale gelir. Çocuklarıyla problemli devam eden ilişkileri başta olmak üzere her şeye baştan başlayan Arthur'un hikayesini okurken bazen gülecek bazen duygulanacaksınız. Bu tarz romanları sevdiğim için çok severek okudum. Arkadya kitaplarını seviyorsanız mutlaka bunu da seversiniz zaten. Yazının sonunda kitaptan seçtiğim alıntıları bulabilirsiniz. Hoşça kalın.







Lacivert - T. Y. Mazer / Kitap Yorumu


Lacivert, farklı bir kurguydu. Türk yazarların istediğinde çok farklı kurgular ortaya çıkarabileceğini görmek açısından bu beni mutlu etti. Düz aşk romanlarına o kadar alışmışız ki böyle şeyler okuyunca farklılığı özlediğini anlıyor insan.

Lacivert, 3 kitaplık bir serinin ilk kitabıymış. Ben şahsen okumaya başlarken seri olduğunu bilmiyordum. O kadar kötü bir yerde kaldı ki 2. kitabı nasıl beklerim bilemiyorum. Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen severek okudum. Kurguda dikkat dağıtıcı ya da eksik kısımlar yoktu. İkinci kitap nasıl ilerleyecek diye merak içindeyim. Karakterlerin birden artması heyecanı da arttırdı. Ekibin diğer üyelerini de kitap olarak okumak isterim ama yazılacak mı hiç bilmiyorum.

Beren, küçüklüğünden itibaren abisinden şiddet gören bir genç kızdır. Ailesinin bu duruma sessiz kalmasına daha fazla dayanamayınca çareyi okulunu değiştirip abisinin yanından kaçmakta bulur. Abisinin arabasıyla kaçan Beren bir adama çarptığını düşünüp arabadan indiğinde kendini artık geri dönüşü imkansız bir hayatta bulacaktır. Kendisini farklı insanlara dönüştürebildiği bir teknolojiye sahip James -Beren'in deyişiyle Lacivert- bir görevden dönerken yaralıdır ve Beren'in arabasına el koyar. Ancak inatçı Beren onu takip ederek kaldığı yeri ve sahip olduğu teknolojiyi görür. Görevi tehlikeye atmamak için onu kaldığı mahzende tutan James için de işler hiç umduğu gibi gitmeyecektir.

James, gizli bir birlikte çalışmaktadır. Görevler dahilinde hedefleri ortadan kaldırır. Sofia ile ortak çalışırken Sofia'nın kaçırılması James'te bir yara açmıştır ve o günden beri Sofia'yı arar. Hem sevgilisini hem ortağını kaybeden James, bu konuda kendisini suçlar. Ansızın hayatına giren ve günden güne düşüncelerini karıştıran Beren'i korumak için kendisini kurallara karşı gelirken bulan James, Beren'in sonunu getirmekten korktuğu için ondan uzak durmaya çalışır. Bu süreçte birlikte görevlere çıkarlar ve ekip arkadaşları ortaya çıktığındaysa James'in elinden kurallara biraz daha karşı gelmekten başka bir şey gelmez. Ekip demişken ekipteki favorimin Mike olduğunu söylemeden geçmek istemedim :)

Lacivert, ince detaylarla işlenmiş ve bu detaylar kitabı kesinlikle okunmaya değer kılıyor. Sofia'nın bulunmasından sonra olaylar ne yönde gelişecek. Onur'un yaptıkları ortaya çıkacak mı?, James, inadını kırabilecek ve duygularını kabullenebilecek mi?, en önemlisi de Beren kurtulabilecek mi? Bu soruların hepsini çok merak ediyorum. Umarım fazla ara verilmeden ikinci kitap basılır. Çok kısa kapaktan bahsetmek istiyorum. Kapakta Can Yaman'ın modellik yaptığını biliyorsunuz. Can Yaman'ı severim ama açıkçası onu Lacivert olarak düşünemedim. Kapağı her ne kadar beğenmemiş olsam da kitap kesinlikle muhteşemdi. Bol bol aksiyon vardı. Teknolojik aletlere de özenmedim değil. Her evde bir tane Jenny olsa hiç fena olmaz. Ben isterdim :D Bir yazının daha sonuna geldim. Yeni yazılarda görüşmek üzere.

Yalancılar - E. Lockhart / Yorum


Bu romanla ilgili Forever Young Adult sitesi yazarı Sarah Pitre şöyle demiş: "Yalancılar tıpkı bir cam kırığı parçası gibi; önce ışıl ışıl parlıyor, sonra da kesiyor. E. Lockhart kendi sınırlarını aşarak, ustaca ve karanlık bir biçimde, zenginlikleri altında ezilmiş, çarpıcı bir parçalanan aile portresi çiziyor." Bu yoruma daha fazla katılamazdım. Nasıl yorum yapacağımı şaşırdığım ender romanlar arasında yerini alan Yalancılar'ın yorumunu yapmak için kafamı toplamam 4-5 gün sürdü. Önce bir etkisinden çıkmam gerekiyordu. Yoksa bu yorum muhteşem, bayıldım, fevkalade, şahane, dehşet güzel gibi birbirine benzer kelimelerden oluşacaktı.

Zaman geçti diye güzelliğinden bir şey yitirmedi tabii ki. Cidden güzeldi. Okunmasını mutlaka tavsiye ederim. Ancak kitap sonunda okuduğum yorumlara bakarak tahmin edilemez bir son olduğunu söylemek yanlış olur. Gayet tahmin edilebilirdi. Olayı tahmin ettim ancak olayın nasıl gerçekleştiğini bilmek zordu. Sona doğru anlaşılır hale geliyordu. Yine de elimden bırakamadan okudum. Zaten çok kısa bir roman. Başladıktan sonra bitirmeden bırakmak istemiyor insan. Çünkü büyük bir şeyin geleceğini en baştan biliyorsun.

Biraz konudan bahsedeyim. Amerika'da Kayın Adası isminde bir ada var. Zamanında Harris Sinclair tarafından alınmış ve bu adaya belirli aralıklarla 4 konak inşa edilmiş. Harris ve Tipper Sinclair, Clairmont'ta kalıyorlar. Çiftin 3 kızı var. Carrie, Bess, Penny. Bu üç kız eşleri(daha sonra üçü de eşinden ayrılıyor) ve çocuklarıyla Kızıl Konak, Beşik Konağı ve Rüzgar Konağı'nda kalıyor. Mükemmel bir aile olduklarına inanmış bu insanlar mükemmel olmaya çalıştıkları ve zayıflıklardan kaçtıkları hayatlar yaşıyorlar. Bir de gençler var. Harris'in torunları. Cadence, Johnny, Mirren, Will, Liberty, Taft. Hepsi de mükemmel aileye uyma çabasıyla yetiştirilmiş.

Sadece yazlarını bu adada geçiren aile yine yaz olunca bir araya geliyor ancak bu kez Carrie, Ed isminde bir Hintli adamla beraber ve Ed'in yeğenini Gat'i de adaya götürüyorlar. O yıldan sonra her yaz Johnny'nin isteğiyle Gat'te adaya geliyor. Cadence, Mirren, Gat ve Johnny birbirlerinin yaşıtı olduğundan çok iyi anlaşıyorlar ve tüm yazı birlikte geçiriyorlar. Yaşları 15'e geldiğinde büyük bir şey oluyor. Kitapta kaza diye bahsedilen olay öyle bir şey çıkıyor ki okurken üzülmekten başka bir şey gelmiyor elden. 

Kitabı Cadence'in gözünden okuyoruz. Kazadan sonra başlayan kitap geçmişe götürüp aileyi tanımamızı sağlıyor. O nasıl bir aile demeniz mümkün. Şahsen ben dedim. Şu an demek istediğim şeyleri spoiler olacağı için diyemiyorum. Öyle ince bir çizgi var ki anlatamam. Bir şey deyip olayı mahvetmek istemiyorum. Duygusal yönden ciddi şekilde sarsan bir roman olduğunu ve biraz da ağlattığını söylemem gerek. Hani çok abartılacak bir roman değildi belki ama farklılığı bu romanı kesinlikle okunmaya değer kılıyordu. Şimdilik yorumum bu kadar. Yeni yazılarda görüşmek üzere. Hoşça kalın :*

Kabuktaki Hayalet - Film Yorumu


Herkese merhaba

Filmi ülkemizde vizyona girdiği ilk gün izlemiş olmama rağmen yazıyı bir türlü toparlayıp yayınlayamadım. Scarlett Johansson'ı fazla sevmesem bile nedense filmlerini severek izliyorum. Bu filmde de aynısı oldu. İlk günden gidip izledim :D

Filmden çıktığımda ilk düşüncem "ne muhteşem bir filmdi" oldu. Cidden iyiydi. Scarlett'e de hep bu tarz filmler mi denk geliyor bilmiyorum ama aklıma direk Lucy geldi. Lucy'yi bu kadar başarılı bulmamıştım. Kabuktaki Hayalet kesinlikle olmuş. Hatta filmi izlediğimin ertesi günü yıllar önce çekilen animesini izledim. Nedense onu beğenemedim ve anlamlandıramadım. Aslında önce mangasını okumak gerek ama araştırmalarım sonucu Ghost in the Shell serisinin Türkçe'ye çevrildiğine dair herhangi bir bilgi edinemedim. İngilizce olarak mevcut mu ona bir bakmak lazım. Filme dönecek olursak bu versiyonunu çok beğendim. Çok anime izleyen biri olduğumu söyleyemem ama hem animesini hem filmini izlemiş biri olarak filmi çok daha güzel bulduğumu söyleyebilirim. Gerçi animenin yapılış yılını ele alırsak muhtemelen o da döneminin çok ötesindeydi.


Hem insan ruhunu taşıyan hem de bedeni bir tür robot olarak tasarlanan Binbaşı kendine geldiğinde geçmişiyle ilgili hiçbir şey hatırlamaz. Bir kaza geçirdiği ve ailesini de o kazada kaybettiği söylenir. Vücudu kurtarılamadığı için ona siber bir vücut yapılmıştır ve bedenini hissedememek onun tek sorunudur. Olanlardan sonra söylendiği şekilde görevine konsantre olan Binbaşı, özel bir birlik olan 9. birlikte görevlidir. Amacı terörle mücadele etmektir. Gelecekte geçtiği için çok farklı bir dünya karşılıyor filmde izleyiciyi. Geliştirilmiş insanlar, ortalıkta dolaşan robotlar, hemen her şey makineleşmiş ve teknoloji üzerine kurulu. İnsan olarak kalmayı seçenler de var.


Binbaşı, adının Kuze olduğunu öğrendikleri, kimsenin kim olduğunu bilmediği bir teröristi bulmayı kafaya koyar. Kuze'yi bulduğundaysa yaşadıklarının çok farklı şeyler olduğu hissinden kurtulamaz. Kuze'nin söylediklerini yapmaya başladığında ise yavaş yavaş gerçekler gün yüzüne çıkmaya başlar. Hayatıyla ilgili öğrendiği gerçekler, onun gerçeği ispatlamasında büyük rol oynar. Kuze ile ilgili öğrendikleri sayesinde de doğru bildiği her şeyi tek kalemde silip atar. O andan sonra tek amacı ona bunun neden yapıldığını ve yapanları bulmak olur.

Muhteşem bir görsel şölen sunan filmle ilgili birkaç yorum dışında hiç olumsuz yorum okumadım. Animesini çok iyi bilenler bile farklılıklar olduğu halde güzel olduğunu ifade etmişler. Sanırım bu türü sevdiğim için film de hoşuma gitti. İlgimi çeken bir film vizyona girmediği için bu ayı es geçtim. Bakalım mayıs ayında hangi filmi/filmleri izlemek kısmet olacak. Hoşça kalın.

Filmden Kareler:





Cezayir Menekşesi - Burcu Büyükyıldız / Yorum (Aşkın Renkleri #3)


Burcu Büyükyıldız'ın okuduğum 3. romanı Cezayir Menekşesi yorumu ile geldim. Kapağı ilk yayınlandığında beklentim oldukça yüksekti ve kesinlikle yüksek beklentiyi hak ediyormuş. Muhteşemdi. Başladıktan sonra elimden bırakamadım ve bir günde bitirdim kitabı.

Aşkın Renkleri serisini kısaca hatırlatayım. Çilek Mevsimi'nde Mira ve Yağız'ı okumuştuk. Zorlu bir aşk hikayeleri vardı. Bir Günah Gibi'de favori karakterim Sarp ve Ela'nın hikayesini okumuştuk. Şimdi de serinin 3. kitabı olan Cezayir Menekşesi'nde Mira-Sarp kardeşlerin kuzeni Kuzey'in çılgın ve planların kadını olan Selin ile olan muhteşem aşk hikayesini okuduk. Ve kendi adıma konuşmam gerekirse çok beğendim. Yazarın her kitapta kalemini daha da geliştirdiğini görüyorum ve bu bana Türk yazarlar için umut veriyor. Birbirinin neredeyse aynısı olan romanlardan o kadar bıktık ki bu işi belli bir seviyeye getirebilmek için böyle yazarlara ihtiyacımız var. Benim severek takip ettiğim birkaç Türk yazardan biri Burcu Büyükyıldız. Adaşım olması sebebiyle de ayrı bir seviyorum kendisini. Böyle devam ettiği sürece de tüm kitaplarını okurum :)

Kuzey ve Selin'in hikayesinden biraz bahsedecek olursak İzmirli Selin'in İstanbul'da küçük bir dekorasyon şirketi vardır ve İstanbul'da tek yakını çocukluk arkadaşı Emine'dir. Selin'in evlenmek üzere olan Emine ile gittiği bir şirket organizasyonu -ki bu organizasyon bir yeni yıl partisi- hayatını hiç ummadığı şekilde değiştirecektir. Partide gördüğü Kuzey Doğan yani şirket patronuna ilk görüşte aşık olan Selin'in o günden sonra tek yapacağı şey planlar yaparak Kuzey'i kendine aşık etmektir ancak işler kesinlikle umduğu gibi gitmez ve bu aşk Selin'i farklı şekillerde sınar.

Kuzey, başından geçen olaydan sonra kadınlara inancını yitirmiştir. Kendini kirli biri gibi gören Kuzey, günübirlik ilişkiler ile başarılı olduğu avukatlık hayatına devam eder. Şirketinin düzenlediği yeni yıl organizasyonunda gece saat tam 12'de göz göze geldiği kız uzun zaman aklından çıkmaz ve bir süre sonra öyle biri olmadığını düşünmeye başlar. Aylar sonra yeni evini dekore edecek kızı gördüğünde o gözler olduğu gibi aklına düşüverir ve Kuzey-Selin hikayesi de böylece başlamış olur.

Kuzey'in havalı halleri beni oldukça güldürdü. Selin'e karşı hissettiklerini sürekli yanlış değerlendiren ve kendini komedi gibi cümlelerle kandırmayı başaran Kuzey başlı başına bir olaydı. Selin, ilk andan beri kabul ettiği aşktan Kuzey'i tanıdıkça umudunu keserken ister istemez üzüldüm. Olaylar bir yerden sonra içinden çıkılmaz hallere girdi. Karmakarışık oldu. Birkaç yer biraz klasik şekilde bağlanmıştı ama bu durum okuma keyfimi hiç bozmadı. O kadar akıcıydı ki ufak tefek şeylere takılmadan okudum. Şimdi serinin devam kitaplarını bekliyorum. Her ne kadar favorim daima Sarp olacak olsa da devam kitaplarını da deli gibi merak ediyorum :) Başka yorumlarda görüşmek üzere diyerek burada yorumumu sonlandırıyorum. Hoşça kalın.

Tanhaiyan'ı İzledim - Dizi Yorumu


Herkese merhaba

Hint dizilerini izlemeye başlamam Iss Pyarr Ko Kya Naam Doon yani Türkiye'de bilinen adıyla Bir Garip Aşk ile oldu. Ancak aynı güzellikte bir dizi bulana kadar başka bir Hint dizisi izlememe kararı almıştım. İzleyenler bilir IPKKND'un ayrı bir havası vardır. Bitirince baştan başlar ve defalarca izlersiniz. Ben de bu olaydan nasibimi aldım. Birkaç ay ara verince de başladım acaba ne izlesem diye düşünmeye. Hint dizilerini takip edenler Tanhaiyan dizisinden de mutlaka haberdar olmuştur. Bizim ülkede deli gibi bir hayran kitlesi olan Barun Sobti'nin web üzerinden yayınlanacak dizisiydi. Aylarca beklendi, beklenti de büyük olduğundan haliyle dizi hemen türkçe altyazılı olarak internet aleminde yerini aldı. 10 bölümlük bir diziydi. Gerçi devam edileceğine dair söylentiler var ama net bir şey bulamadım. Devam edeceğini de sanmıyorum açıkçası çünkü hiç farklı bir yan bulamadım dizide. Hint dizilerini biraz da o Hint havası için izliyorsanız Tanhaiyan'da sizi cezbedecek bir şey yok malesef.


İnternette dizinin trailer'ı ilk kez yayınlandığında Avrupai tarzda bir dizi olacağı belliydi ama ben nedense çok duygusal bir dizi olacağını ve muhteşem oyunculukla izleyeceğimi falan sanmıştım. En azından Barun Sobti götürür demiştim amaaaa işler öyle olmamış. Dün canımın sıkkın olduğu bir gündü. Ne yapsam diye düşünürken önüme çıkınca dayanamayıp 10 bölümü de izledim ve sonuç benim için hayal kırıklığıydı. Dizi için yapılan müzik öyle duygusaldı ki beklenti de haliyle duygusal olması yönündeydi ama kesinlikle duygusal yönü ağır basan bir dizi değildi. Can acıtıcı iki sahne vardı desem yalan olmaz. Bu sahnelerden, spoiler olacağı için yazının sonunda spoiler olduğunu belirterek detaylı bahsedeceğim. Genel olarak beklentimi kesinlikle karşılamayan bir dizi oldu Tanhaiyan. Ve bir hata olur da devamı gelirse izlemem.


Bu yazıda IPKKND'dan çok bahsetmek istemiyorum. Hatta belki onunla ilgili ayrı bir yazı yazarım. Kesinlikle yorum yapmaya değer bir diziydi. Türk dizileri son yıllarda Türk kültürünü birer birer terk ederken Hint kültürünü iyisiyle kötüsüyle yansıtabilen bir dizi izlemek muhteşemdi. Ayy ben Hint dizisi falan izleyemem demeyin. Benim gibi büyük konuşanların başına bu eninde sonunda geliyor :D Neyse konu dağılmadan söyleyeceklerimi söyleyeyim. O dizide Barun ve Sanaya'nın mükemmel bir uyumu olduğunu ve birbirlerini sahneler sırasında tamamladıklarını ilk bölümden itibaren görebilirsiniz. Tanhaiyan'ı izlemekteki amacım yine böyle bir uyum olacağına inanmam imiş. Ama ne yapalım kısmet değilmiş.


O kadar diziden bahsettik biraz detaylardan bahsedelim. Tanhaiyan'ın kelime anlamı "Yalnızlık" demekmiş. Dizide de hayatta farklı şekillerde yara almış iki kişinin aşk hikayesi anlatılmaya çalışılmış. Barun Sobti, Haider Ali karakterini canlandırıyor. Beraber büyüdüğü can dostunun ölümünden sonra hayata eskisi gibi devam etmeyi başaramamış, kendini akışa bırakmış bir adam var karşımızda. Surbhi Jyoti ise Meera karakterini canlandırıyor. Anne babasını bir trafik kazasında kaybeden, geçen 2 yıldan sonra hala yaralarını sarmaya çalışan bir kız. Ve bu ikili arkadaşlarının düğünü sırasında tanışıyorlar. Haider ve Meera'nın aşkı çeşitli zorluklardan geçiyor.

Konu zaten çok sıradışı değil ama birbirine yakışmayan 2 oyuncuyu bir araya getirmek de olaya tuz biber ekmiş. Hani göz var nizam var derler ya bu kadroyu oluşturanlarda yokmuş :D :D Yine de izledim içimde kalmadı en azından. Ne zaman beklentim yüksek olsa bu başıma geliyor zaten. Alıştım artık. Türk dizilerine küsme nedenim de yine bu şansla alakalı. Yıllar önce çeşitli dizileri takip ederdim ama bir dönem geldi hangi diziye başlasam 10. bölümü göremeden yayından kaldırıldı. Ben de sürekli sinir olacağıma izlemem daha iyi dedim ve o gün bugündür Türk dizilerinden uzak duruyorum. Bu da ister istemez başka ülkelerin dizilerini izlemeye itiyor insanı.


Eğer buraya kadar okuduysanız cidden teşekkür ederim. Resmen içimi döktüğüm bir yazı oldu bu. Geçmiş yıllarda olduğu gibi, ara ara yazdığım dizi yorumlarıma dönmek istiyorum. Belki bu yazı ona da vesile olur. Eğer diziyi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız buradan sonra yazacaklarımı okumamanızı öneririm. Biraz spoiler içeren bir bölüm olacak :D Yazının başında bahsettiğim trailer için direk yazının sonundaki videoya bakabilirsiniz. Ancak belirtmeliyim ki trailer Hintçe. Türkçe altyazılısını bulamadım. Bir de Hint dizilerini ingilizce altyazılı izleyebileceğim bir site biliyorsanız bana yazarsanız sevinirim. Bazı dizilerin altyazılı hale gelmesini bekleyemeyeceğim. Hemen izlemek istiyorum :)

SPOILER İÇERİR

Gelelim Tanhaiyan'da hangi sahnelerden etkilendiğime. İlk olarak Haider'ın Raza'nın evine gittiği ve Raza'nın annesiyle karşılaştığı sahne, yanlış hatırlamıyorsam 7. bölümdü. O sahnede birazcık ağlamış olabilirim. Hele Raza'nın annesinin Haider'a geleceğini bilseydim biryani hazırlardım dediği kısım beni çok etkiledi. İkinci sahneyse Haider'ın Meera'daki küpeleri görüp Raza'nın bilgisayarını açması ve arka plandaki fotoğrafı görmesiydi. Bu iki sahne dışında hiçbir duygusallık göremedim dizide. Artık müziğinin hatırına idare edeceğim. Çünkü müziğe bayıldım. Ara ara açıp dinliyorum. Yazıyı burada sonlandırıyorum. İzleyenlerin yorumlarını da beklerim :*


Takvim Kızı Mart - Audrey Carlan / Yorum


Herkese merhaba

Takvim Kızı serisi devam ediyor. Tempo düşse de ben hala ümidimi kesmedim. Bu aykini de okumayı istiyorum. Sanırım Takvim Kızı Mart ayı için söyleyeceğim tek şey hayal kırıklığı olduğuydu. Şubat ayı kitabında mart ayındaki adamın İtalyan olduğunu belirterek büyük bir beklenti yaratan yazar mart ayında bombayı patlattı. Tony, restoranlar zinciri olan ünlü ailesine, nişanlısı olarak tanıtmak için Mia ile anlaşmıştır. Ailesinin hayallerini yıkmaktan korkan Tony, eşcinsel olduğunu ve yıllardır devam eden bir ilişkisi olduğunu söyleyemez. Herkesten saklı yaşanan bu aşk, bir noktada onları böyle bir işin içine girmeye iter. Mia, aile ile tanıştığında Tony'nin annesinin davranışları korkularının yersiz olmadığını gözler önüne serer. Bu süreçte en büyük yarayı Tony'nin yıllardır ilişki içinde olduğu Hector alır ve bu durum en sonunda Tony'ye önemli kararlar aldırır.

Mutlu sonla biten kitapları kim sevmez ki... Haliyle ben de çok seviyorum. Konu itibarıyla biraz garipsemiş olsam da mutlu bitmesi beni mutlu etti. Yazarın yaptığı bu ters köşe bundan sonraki kitaplarda beni temkinli olmaya itti. Artık her türlü şeye hazırım :D Nisan ayında çok ünlü bir beyzbol oyuncusuna eşlik edecek olan Mia ile yazar bakalım bize neler okutacak. Umarım şubat kitabı gibi olmaz çünkü bir süre sonra midem kaldırmıyor. Wes'ten sonra olanlar bana göre mantıksız zaten ama seriye başladım bir kere bırakmak yok.

Takvim Kızı Mart'ın en güzel yanı Wes'i okumaktı. Mia'ya sürpriz yapan Wes, her zamanki Wes'ti ve bizi yine kendine hayran bıraktı. Ancak şubat kitabında olanlardan sonra nasıl desem bilmiyorum ama bir şekilde her şey yerli yerine oturmuyordu. İlk kitaptaki gibi bu ikiliye hayran kalamadım. Mia, gittikçe kendinden soğutmaya başladı çünkü beni. Umarım seri daha güzel bir hale gelir ve bırakmak zorunda kalmam. Çünkü sonuna kadar okumak istiyorum. Nisan ayı kitabını da çıktığı gibi alıp okumayı düşünüyorum.

Son olarak serinin değişen kapaklarını gördünüz değil mi? Ciltli özel bez baskılı olarak çıktı Mart kitabı. Tüm seri aynı şekilde olacak şekilde tekrar basıldı. İlk anda bu hiç hoşuma gitmemişti çünkü rengarenk kapaklar içimi neşe dolduruyordu. Ancak sonradan düşününce yetişkin okurlar için bir seri olduğundan yapılan doğru geldi. Ülkemizde kapağa bakarak kitap alındığını bildiğimden bu şekilde daha uygun olacağını düşünüyorum. Bu seri küçük yaşlardaki okuyucuların eline geçse olumsuz etkilenme ihtimalleri kesinlikle çok yüksek. Şimdilik yazacaklarım bu kadar. Yeni yazılarda görüşürüz.

Final - Becca Fitzpatrick / Kitap Yorumu (Hush, Hush #4)


Bir seriyi daha bitirmenin mutluluğunu yaşıyorum. Hush, Hush okumak için çok geç kaldığım bir seri oldu. Düşmüş melekleri konu alan çok fazla roman okudum ve çoğu bu seriden esinlenmiş. Bunu geç fark etmiş olmak biraz sinirimi bozdu tabii ki. Ben o romanları gayet orijinal olduklarını düşünerek okumuştum. Her neyse önümüze bakacağız artık.

Serinin 3. kitabı Sessizlik'te Nora, Hank'in Nefil ordusunun başına geçmek zorunda kalmıştı. Annesini korumaya çalışırken yaşadığı zorluklarla başa çıkması için yanında her zaman Patch'i bulan Nora, bu kez Nefillerin lideri olarak kendini kabul ettirme savaşı veriyordu. Onu lider olarak kabul etmeleri için birtakım çalışmalar yapması gerekiyordu ve bu konuda yardımcısı Nefiller arasında sözü geçen Dante'ydi. Dante her sabah yaptırdığı antrenmanlarla Nora'nın gücünü geliştirmesine yardımcı oluyordu. Nefiller, düşmüş melekleri ortadan kaldırmaya odaklanmışken Nora, başmeleklere verdiği sözü tutmak ve Nefilleri özgürlüğe kavuşturmak arasında sıkışıp kalmıştı. Tüm bu durumları aşmaya çalışan bir Nora - Patch aşkı vardı ki etkilenmemek elde değildi.

Son kitap benim için 3. kitap kadar muhteşem değildi. Final'i okurken bazı olayların çok hızlı geçildiğini düşündüm. Ve en önemlisi de çok tahmin edilebilir şeyler vardı. Hemen hemen her şeyi kitabın başında daha tahmin etmiştim. Yine de okurken sıkıldım desem yalan olur. Okuması keyifli bir seriydi.

Nora ve Patch'in sürekli imtihan halindeki ilişkileri nihayet bir sonuca vardı. Vee her kitapta biraz daha sevdirdi kendini ve Scott en baştan beri sevdiğim bir karakterdi. Marcie için ne desek boş. Biraz insana benzer hale geldi son kitapta ama yeterli değildi. Yine de Marcie için üzüldüm. Scott ile ilgili sonu kesinlikle beklemiyordum ya da olmasını istemiyordum ama oldu. Dante'yi hiç sevememiştim zaten ve düşündüğüm gibi de oldu. Ben Hank ile ilgili başka şeyler hayal etmiştim önceki kitabı okurken. Beklediğim gibi olmadı.

Serinin önceki kitaplarının yorumlarını okumak isterseniz
1. kitap Fısıltı
2. kitap Çığlık
3. kitap Sessizlik

Hayalet Uçak - Bear Grylls / Yorum (Will Jaeger #1)


Herkese merhaba

Instagram hesabı takip edenler biliyordur. 18-26 Mart tarihleri arasında Bursa Kitap Fuarı vardı ve ben de fuarda görevliydim. Fuar süresince de blogta aktif olamadım. Gerçi kitap okumaya fırsatım da olmadı. O kadar yoğun ve yorgundum :) Tabii fuar bitince 11 gün boyunca kitap okuyamamış olmamın acısını çıkardım ve bu hafta bol bol kitap yorumuyla burada olacağım.

Hayalet Uçak'a tam fuar döneminde başlamıştım fakat fuar sonrası devam edebildim. Ben Bear Grylls'i kuzenim sayesinde tanıdım. Programlarını kaçırmadan izleyen kuzenim kitabı çıktığında hemen aldı. Bu sayede yazarı keşfetmişken arada da olsa Bear Grylls programlarını izlemeye başladım ve fark ettim ki vahşi doğada hayatta kalma önerileri veren bu tür programlara bayılıyormuşum. Şimdi bu tür program yapan birçok kişiyi izliyorum :D Konuyu dağıtmadan devam etmek gerekirse Bear Grylls'in Will Jaeger serisini de ikinci kitap çıkınca okumaya karar verdim. 

Efsane bir roman olduğunu söylemek istiyorum. Bu kadar sürükleyici bir kitap beklemiyordum. Yazar, programlar sebebiyle birçok şeyi gözleriyle gördüğü için kitabında da sıkmayan betimlemelerle bu detayları anlatmış. Çeşit çeşit hayvanı, kitap Amazon ormanlarında geçtiği için her türlü detayıyla Amazon ormanlarını anlatmış. Okurken sahneyi gözünüzün önüne getirmek çok kolaydı. Betimlemeyi çok seven bir insan değilim ama betimlemenin bol olduğu bölümleri de hiç sıkılmadan okudum.

Kitabın konusundan kısaca bahsedecek olursam 4 yıl önce eşi ve oğlu kaçırılan Will, onları aramış ve bir yıl sonra artık tüm ipuçlarını tükettiğinde onları aramayı bırakmıştır. Orada yaşayamayacağını anladığında kendini Afrika'da bulunan Bioko isimli ada ülkesinde bulmuştur. Ailesini ve çevresini arkasında bırakan Will, Bioko'da öğretmenlik yapmış, kendi halinde yaşamıştır. Bir gün ülkede darbe girişimi olduğunda ve Will'de darbe yapanlardan biri olarak suçlandığında Kara Sahil denilen bir çeşit hapishaneye koyulur. Burada çok çeşitli işkenceler görür ve suçsuz olduğunu kanıtlayamaz. Bir gün ordudan dostu olan Raff, çeşitli bağlantılar kurarak onu oradan kaçırır. 

Ülkesine döndüğünde inanılmaz şeyler yaşandığını öğrenir. Onu bir görevin başına getirmek amacıyla Kara Sahil'den kurtarmışlardır ve görevleri 70 yıl önce düşen, Hitler ile ilgili çok önemli şeyler barındırdığı düşünülen, kayıtlardaysa hiç geçmeyen hayalet bir uçağı gün yüzüne çıkarmaktır. Bunu engellemeye çalışan güçler olduğu fark edildiğinde görev çoktan başlamış, Will ve ekibindekiler bu işe hayatlarını koymuştur. İhanetler, şüpheler içinde günler geçerken Amazon yerlileri olan Kızılderili kabileler de olaya dahil olduğunda Will ve ekibi kayıplar verdiği kadar kazançlar da sağlayacaktır.

Soluksuz okuduğum romanlardan biri oldu Hayalet Uçak. Will'in ekibi Narov, Santos, James, Alonzo, Kamishi, Dale ve diğerleriyle çıktığı bu yolculuk ve sonunda buldukları şeyler inanılmazdı. Özellikle Will'in dedesiyle ilgili ortaya çıkan şeyler de çok ilginçti. Kesinlikle basit bir kurgu değildi. Bu kitabı okunmaya değer kılan bir diğer ayrıntı yazarın, gerçek hayattaki dedesinin ülkesinin gizli bir askeri kuruluşunda komutan olması ve bunun dedesi öldükten onlarca yıl sonra ortaya çıkmasıyla birlikte bu kitabı kurgulamasıydı. İkinci kitaba çok ara vermeden devam etmek istiyorum. Bakalım Will Jaeger'in macerası nasıl devam edecek?

Sessizlik - Becca Fitzpatrick - Yorum (Hush, Hush #3)


Seri sona yaklaşıyor ve her kitap bir öncekini solluyor. Heyecan azalacağına artıyor sürekli. Ben abartılan bir seri olduğunu düşünüyordum ama değilmiş. Muhteşem değil belki ama ideal bir seri diyebilirim. Ek olarak fantastik romanlar sevmiyorsanız bu seri size hitap etmeyebilir.

Sessizlik'i biraz spoiler vermeden anlatmak çok mümkün değil. Bu yüzden okumayı düşünüyorsanız yorumu şu noktada kapayın :) Sessizlik öyle kötü başladı ki ne olacak diyerek kitabı bir günde bitirdim. Nora, babasının mezarının başında uyandığında oraya nasıl gittiğini bilemez. Polis olaya el koyduğunda sağlığı yerinde olan Nora'nın kaçırıldığı 3 ay ve ondan önceki 2 ayı hatırlamadığı ortaya çıkar. Öğrendiklerinden sonra herkese karşı temkinli olan Nora sadece Vee ile kaldığı yerden devam eder. Annesi ile yaşamaya devam ederken zihninin gerisinde onu hatırlamaya teşvik eden bir karanlık olduğunu fark eder ama bu siyah rengin ne anlama geldiğini bilemez. Kaybettiği 5 ayı hatırlamayı kafasına koyar. Bu noktada devreye bir Nefil olan Scott girer. Ondan saklanan her şeyi anlatır ve ikisi Kara El'i ortadan kaldırmanın yolunu bulmak için harekete geçerler. Tabii ki araştırmaları daha ilk andan itibaren sonuçsuz kalır. Ve bir gece onu Nefillerden kurtaran Jev'i tekrar bulma ve onu nereden tanıdığını sorma şansını elde etmeyi umar. Annesi ve Marcie'nin babası Hank'in o kayıpken başlayan ilişkileri de onu tedirgin eder. Sebebini bilemediği bir şekilde Hank'e hiç güvenmez.

Buradan sonra olaylar o kadar çok karışıyor ki okunmadan anlaşılması imkansız. Marcie'nin Nora'ya düşmanca tavırlarının sebebini Çığlık'ta öğrenmiştik ve bu iki düşman ebeveynlerinin ilişkisine son derece karşı olma konusunda aynı fikirdeler. Ortak nokta var diye ortak hareket ettiklerini sanmayın ama Marcie, babasının gerçek yüzünü bu kitabın sonunda öğreniyor. Nefil ve Kovulmuş Melekler arasında devam eden gerginlik artık en üst dereceye ulaşmıştır. Kara El'in liderlik ettiği Nefiller, Heşvan Ayından önce Kovulmuş Melekler'i alt etmenin yollarını arar.

Nora'nın hafızasının gerisindeki o siyah olayı çok hoşuma gitti. Yapılan her şeye rağmen Patch'i unutmaması güzeldi ve ayrıca sürekli onu hatırlamaya çalıştığı için olan karşılaşmalarına bayıldım. Patch, kendinden uzak tutmaya çalıştıkça Nora'yı yanında buluyordu. Tabii bu durum Patch'in pes ettiği noktaya kadar sürebildi. Ordan sonrası daha da karışık ve bence ennnn güzel bölümlerdi. 

Kitabın sonunda heyecan doruklardaydı ve yorumu yazmadan sonraki kitaba geçmeme kararı aldığım için beklemekte çok zorlandım. Yazı biter bitmez devam kitabına başlayacağım :D O yüzden burada yazıyı bitirip kitabıma gidiyorum. Hoşça kalın.

Serinin ilk kitabı Fısıltı yorumu için TIK.
İkinci kitap Çığlık yorumu için TIK

Çığlık - Becca Fitzpatrick - Yorum (Hush, Hush #2)


Serinin 2. kitabı da kısa sürede bitti. Şu ana kadar 2 kitap da çok akıcıydı ve tempo gittikçe artıyor. Fısıltı, Çığlık'ın yanında hafif kaldı. Sessizlik nasıl olacak bilmiyorum. Konudan uzaklaşmadan kitap yorumuma geçmek istiyorum. Gerçi spoiler olmadan nasıl yazacağımı da henüz bilmiyorum ama bir yerden başlamak lazım :)

İlk kitabın sonunda önlerine çıkan zorlukları aşıp bir araya gelebilmişti Nora ve Patch. Çığlık'ta umduğumuz gibi değiller. Aralarındaki acayip çekim aynı ama olaylar son derece karışık ilerliyor. Nora öğrendiklerini sindirmeye çalışırken bir yandan şüpheleriyle boğuşuyor. Kara El'in kimliğini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Kara El konusu da çok karışık ve sonunda ortaya çıktığında şok oldum. Asla aklıma gelmezdi.

Scott, bu kitapta bolca yer alıyor. Nora'nın çocukluk arkadaşı, anneleri de yakın arkadaş ve Scott bir nefil. Nora ve annesi, onun geçmişinin temiz olmamasından şüpheleniyor. Yine de Nora, Scott ile ilişkisini kesmiyor. Vee ile olan arkadaşlıkları baki zaten. Çığlık'ta Patch'in yakın arkadaşı Rixon'u daha fazla görüyoruz. Rixon ve Vee birlikteler. Çılgın Vee'yi bu romanda daha çok sevdim sanki. Önceki kitapta biraz sinir bozucuydu. 

Patch, Marcie ile zaman geçirdikçe Nora hepten çıldırıyor. Patch'i kendinden uzaklaştırmanın doğru olduğunun farkında ama deli gibi acı çekiyor. Marcie'nin kitapta Nora'ya açıkladığı sır az çok tahmin ettiğim bir şeydi. Sonuçta Marcie'nin o saçma davranışlarının bir nedeni olmalıydı. Yine de sevemediğim bir karakter. 

Düşmüş melekler ve nefillerin savaşı başlamak üzere. Nora'nın davranışlarına bol bol sinir oldum. Sürekli Patch'i kendinden uzaklaştırıyor, ona ulaşmasını engelliyor ama suçlu Patch gibi davranıyor. Yalnız Nora'nın bu romanda öğrendiği gerçekler hazmedilecek gibi değildi. Biraz sorgulama yapsa daha iyi olacaktı gerçi. Her şeye körü körüne inanması kötüydü. 

Karmakarışık birçok olayın anlatıldığı ve aydınlatıldığı bu romandan sonra serinin devam kitabı Sessizlik'ten beklentim yüksek. Genel olarak tahminlerimi saf dışı bırakan bir seri olduğunu söylemek istiyorum. Üstelik aşırı akıcı. Elime alıyorum bitmeden bırakamıyorum. Aksiyon sürekli yüksek. Puntosu da oldukça iyi. Kızıl Yükseliş serisi puntosu minicik olduğu için okurken zorlanmıştım ama bu seri o açıdan süper kalıyor. Sanırım şu an için söyleyeceklerim bunlar. Hoşça kalın...

Serinin ilk kitabı Fısıltı'nın yorumu için TIK.

Fısıltı - Becca Fitzpatrick / Yorum (Hush,Hush #1)


Okumak için kesinlikle çok geç kaldığım bir seriye başladım. Zaten kitaplarla ilgili hemen herkes bu seriyi duymuş ya da okumuştur. Benim geç kalma olayım da popüler kitaplara olan yaklaşımımla ilgili. Belli bir zaman geçmeden okumak istemiyorum ama bu kez çok geç kalmışım :D

Nora, yaklaşık bir yıl önce babasını kaybetmiş ve annesiyle hayatına devam etmeye çalışan bir lise öğrencisidir. Zamanını en yakın arkadaşı Vee ile geçirir. Bir biyoloji dersinde öğretmenin oturma düzenini değiştirmesiyle Nora'nın hayatında köklü değişiklikler başlar. Baştan ayağa siyahlar içinde giyinen, kimsenin hakkında bir şey bilmediği yeni öğrenci Patch iyi mi yoksa kötü mü olduğunu anlayamadığı bir şekilde Nora'yı etkilemeyi başarır. Herkes Patch'in uzak durulması gereken kötü çocuklardan biri olduğunu söylerken Nora hislerine karşı gelemez ve öğreneceği gerçekler ile güvende kalmaya çalışır.

Patch, bir başmelektir. İnsan olma hayaliyle 1800'lü yıllarda işlediği suç onu düşmüş meleklerden biri olarak dünyaya gönderir ancak işler istediği gibi gitmez. Her Heşvan ayında ihtiyaç duyacağı şeyden habersiz olan Patch, durumu kabullenmeye mecbur kalır ve önüne bakar. Bu yüzden Patch'in günümüzdeki hali geçmişinin fazlasıyla karanlık olduğunu söylüyor ve konuyu açmıyor ama şöyle de bir şey varki Patch'in son hali muhteşem. Hele de bazı olaylardan sonra koruyucu olma meselesi varki ordan sonrası aksiyon dolu.

Spoiler olmadan yazmaya çalışsam da arada birkaç şey kaçmış olabilir. Mümkün olduğunca okumamış olan varsa tadı kaçmasın diye yüzeysel yazıyorum ama düşününce benden başka okumayan kaldı mı? :D :D Neyse Patch, iyi hem de çok iyi. Siyahların adamı da diyebiliriz aslında, okurken öyle demek geldi içimden. 

Nora, gerçekleri öğrendiğinde bu dünyaya alışmakta fazla zorlanmıyor ancak Patch ile ilişkisi doludizgin ilerliyor. Hayatından erkekleri sürekli uzak tutan Nora için Patch'ten sonrası bambaşka oluyor. Babasının ölümünden sonra yaşadıkları sorunları aşmaya çalışsalar bile hayatına devam edebiliyor. Kitap boyunca Nora ile ilgili fikir yürütmedim. Nötr kaldım. Vee, çılgının biriydi ve kendiyle barışık olması güzeldi. Biraz sinir oldum ama tavırlarına. Patch'e bayıldım zaten. Daha ilk kitapta bol aksiyon bol karakter vardı, devamında nasıl olacak deli gibi merak ediyorum. O yüzden hız kesmeden seriye devam edeceğim. Şimdilik hoşça kalın.

Şah - Aimee Carter / Kitap Yorumu (Karaceketliler İsyanı #3)


Herkese merhaba

Bu ara arka arkaya sürekli distopya okudum. Hiç şikayetçi değilim çünkü çok seviyorum. Karaceketliler İsyanı serisinin 3. kitabı Şah'ı bitirdim. Taze taze yorumunu yazayım dedim. Öncelikle çok çabuk bittiğini söylemek istiyorum. Bitirince keşke biraz daha uzun olabilseydi dedim. Hani millet olarak 700 sayfalık kitaplara alıştığımız için demiyorum bunu. Cidden tadı damağımda kaldı. Hiç değilse 500 sayfa olsaydı. Biz de okusaydık. Hemen bitmeseydi... Aimee Carter'ın böyle bir özelliği var. Hiç uzatmıyor. Ne diyelim darısı bizim yeni nesil yazarlarımızın başına :D 

Serinin son kitabı Şah'ta neler olduğundan bahsedeyim biraz. Biraz spoiler içerebilir ama elimden geldiğince spoiler olmadan yazmaya çalışacağım. Vezir, tam aksiyon devam etmişti. İlk kitaptan daha aksiyonluydu ve Şah'ta da aksiyon hiç düşmedi. 

Kitty'nin maskelenmesinin üzerinden 4 ay geçmiş ve Karaceketliler, Başkayer'de yerleşmiştir. Ancak yeterli yiyecek tedarik edilemediğinden halk açlık çekmeye başlamıştır ve huzursuzluklar başlamıştır. Kitty, Knox ve Karaceketliler ile işbirliğine devam etme kararının ardından Başkayer'de Benjy ile yaşamaya devam eder. Knox ile araları kötüdür ve Kitty bu durumdan rahatsız olduğu için konuyu çözmeye çalışır. Bu konuyu çözerken aslında kendisiyle de yüzleşmesi gerektiğini fark eder ve geç olsa da bir yüzleşme yaşar. O yüzleşmenin olduğu bir sahne var ki gerçekten iyiydi ve bence Kitty geç bile kalmıştı.

Kitty'nin başkentteki evde sakladığı dosyaları almaları gerekmektedir. Çok riskli bir durum olsa da Daxton'ın bir sahtekar olduğunu halka göstermek açısından önemlidir. Knox ve Kitty, bu görevde birliktedirler ancak Kitty, Daxton'ın adamlarına yakalanır. İşte bu noktadan sonra işler karmaşıklaşıyor.

Grayson ve Lila ile birlikte Daxton'ın elinde olan Kitty, oradan kurtulmak için çabalar ancak Daxton hamleleri daima önceden görmektedir. Tüm çabalar sonuçsuz kaldığında Lila'nın tek ümidi özgürlüğüne kavuşmaktır ve bu amacına ulaşır. O sahne cidden hüzünlüydü. Öyle bir şey beklemiyordum :(  Daxton'ın son hamlesi Başkayer'i yok edip isyanı kökten bitirmektir ancak işler hiç de umduğu gibi gitmez ve Karaceketliler, tüm kayıplara rağmen pes etmeden başarıya adım adım yaklaşır. 

Aimee Carter'ı ilk Tanrıça serisi ile tanıdım ve o seri bana fantastik roman okumayı sevdirdi. Bu yüzden de bende yeri ayrıdır. Karaceketliler İsyanı üçlemesi ile de bu sevgim artarak çoğaldı. Hiç hayal kırıklığına uğramadım okuduğum 2 seride de. Bu nedenle rahatça söyleyebilirim ki Aimee Carter ne yazsa okurum. Daima akıcı romanlar geleceğini biliyorum çünkü. Serinin önceki kitaplarının yorumlarını okumadıysanız:

Piyon için TIK.
Vezir için TIK.

SPOILER!!! KİTABI OKUMAYANLAR BURADAN SONRASINI OKUMASIN :D

Knox ve Kitty, kesinlikle beklediğim bir şeydi. Hatta ilk kitaptan beri bekliyordum. Benim için tek kötü yönü daha fazla bu ikiliden bahsedilmemesiydi. Daxton'ın ölümü benim için efsane sahneler arasına girdi. Hele her şeyi saf saf anlatışı muhteşemdi. Karaceketliler öyle yapar işte adamı Daxton :D Benjy, benim için önemsiz bir karakter değildi ama bence onun işi Kitty maskelendiğinde bitmişti. Uzatmaları oynadı sadece. Yine de dost kalmaları güzel bir ayrıntıydı. Lila'nın ve Celia'nın ölümleri beni üzdü. Sonuçta ikisi de isyanın önde gelen kişilerindendi. Sonu görmelerini isterdim. Grayson'ın başbakan oluşu ve ülkenin yönetiliş biçimine dair fikirleri güzeldi. Değişim hemen olsa hiç gerçekçi olmazdı zaten. 

Kuğu ve Çakal - J. A. Redmerski / Yorum (Katiller Çetesi #3)


Ephesus Yayınları bizi çok bekletmeden arka arkaya serilerinin devam kitaplarını çıkarıyor. Eee bize de okumak düşüyor haliyle. İlk kitaptan itibaren aksiyonun bir an bile azalmadığı Katiller Çetesi'nin 3.kitabı Kuğu ve Çakal'ı okudum. Yaa bir yazar her kitapta bir öncekini nasıl geçebilir. Öyle bir seri yazmış ki okurken hayran olmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Kitabı bitirdiğimden beri üçü okudum dördü nasıl bekleyeceğim modundayım. Bir de yayınevi bize 4. kitabın giriş kısmını vermiş, hepten merak içindeyim şu an. 

İlk iki kitap bize Sarai ve Victor'u anlatmıştı. Çok çarpıcı şeyler okumuştuk. E bu kitap kusur mu kalsın demiş sevgili yazarımız ve bu kitaba da bol bol şok olunacak sahne eklemiş. Fredrik, altı yıl önce masum insanları öldüren eşi Seraphina'yı elinden kaçırmış olmanın pişmanlığını yaşar. Ondan ümidini kesmiştir de ancak bir gece televizyonda gördüğü bir kadın onu bulma umutlarının yeşermesine neden olur. Cassia, Seraphina'ya ulaşma aracıdır ve Fredrik bunu kullanmaya kararlıdır. 1 yıl boyunca bodrumunda tuttuğu Cassia, geçmişini hatırlamamaktadır. Bu geçen bir yılda Cassia'yı sevmeye başlayan Fredrik için işler içinden çıkılmaz bir hale gelir. Her şeye rağmen Seraphina'ya giden yolun Cassia'dan geçtiğini bilen Fredrik, Cassia'yı türlü zorluklarla sınayacaktır. Cassia olanları hatırladığında ise artık her şey için çok geç olacaktır.

İki kız arasındaki bağlantı ortaya çıktığında resmen şok oldum. Hiç beklemediğim bir şeydi. Çok başka şeyler hayal etmiştim ve öylece kaldım. Izabel'i bu kitapta da okuma şansımız oldu. Ailesinden biri olarak gördüğü ve kendine benzettiği Fredrik'i kaybetmemek için Izabel'in yapabileceği şeyleri gördük. Bence daha bu olayların devamı sonraki kitapta gelecek. Izabel, bir işe girdiyse o işi bırakmaz :D Yeni karakterler okuduk ve ben önce Cassia'ya sonra Fredrik'e bol bol üzüldüm ve açıkçası devam kitabı nasıl olacak diye sabırsızlanıyorum. Fredrik'in yöntemleri bazen midemi alt üst etmedi desem yalan olur. Biraz değişik bir karakter kendisi ve o ayraç kesinlikle Fredrik'i yansıtmış. Bayıldım.

Eğer bir seri okuyayım içinde biraz aşk biraz da gerilim olsa diyorsanız bu seriyi gözüm kapalı tavsiye ederim. Devam kitaplarının konularına bakınca işlerin daha da karışacağını fark ettim. Aksiyon son hız devam edecek sanırım. Umarım yayınevi fazla bekletmeden 4. kitabı çıkarır. Kitapla ilgili spoiler vermemeye çalışarak yazabildiklerim bunlardı. Başka yorumlarda görüşmek üzere...

Serinin ilk iki kitabı Sarai yorumu için TIK.
Izabel yorumu için TIK.

Sabah Yıldızı - Pierce Brown / Kitap Yorumu (Kızıl İsyan #3)


İkinci kitabın mükemmelliğinden bol bol bahsetmiştim. O yüzden direk Sabah Yıldızı'nı yazmak istiyorum. Kitabın başı nasıl desem çok üzücüydü. Aydınlığa çıkacağını elbette biliyordum ama yine de insan beklemiyor böyle bir şey.

İkinci kitabın o muhteşem sonundan sonra bu kitapta olaylar yavaş yavaş netleşmeye başlıyor. Darrow, Çakal'ın elinden kurtarılıyor ama ne kurtarılma. Aksiyon zirve bu kısımlarda. Çakal'ın Darrow'a bir yıl boyunca yaptıkları, Darrow'u o hallerde görmek, eminim seriyi okuyan herkesi üzmüştür ama sonuç olarak Oğullar yine ayağa kalkmayı başarıyor. Hem de eskisinden sağlam bir şekilde kalkıyorlar. Uluyanlarını Ares'in Oğulları'na katan Sevro, bir Obsidiyen olan Ragnar, hiç beklenmediği anda ortaya çıkan Kısrak ve Telemanus'lar, Uluyanlara katılan Victra ve Holiday gibi karakterleri bol bol görüyoruz. Hepsi de İsyan'da önemli işler başarıyor. Önceki kitaplarda olduğu gibi sınanan dostluklar görüyoruz. 

Ares'in ölümünden sonra Oğullar'ı bir arada tutma çalışmaları sürüyor. Sevro, Ares'in yerine geçiyor ama hiçbir şey istediği gibi gitmiyor. Darrow, gücünü toplayıp kendine geldiğinde ortaya çıkan çift başlılık, sistemde değişikliğe neden oluyor. Planlanan harekatlar başarıya ulaşırken hedeflerden biri olan ve ekonomiyi elinde tutan Cıva hiç beklemedikleri biri çıkıyor. Olayların akışını değiştiren bu detay İsyan açısından güzel sonuçlar doğmasına yol açıyor. Planların yönünü değiştiren ve daha büyük hedefleri gözüne kestiren Darrow, İsyan'ın yüzü ve sesi oluyor. Darrow'un öldüğünü sanan tüm düşük, orta ve üstün renkler, bu İsyan'da bir rol oynamaları gerektiğinin farkına varıyor ve Darrow, oyunu başlatıyor.

Kılıç Donanmasını yenebilmek için Çeper'in desteğinin önemini bilen Darrow, Çeper ile anlaşma yapıyor. Roque ve ikisini anlaşma için çağıran Romulus, verdiği karar ile İsyan'ın ilerleyişinde büyük bir rol oynuyor. Çeper'in desteğini alan Darrow, savaş başladığında eski dostu Roque ile karşılaşıyor ki bence kitabın en hüzünlü sahnesi burasıydı. Roque ve Darrow'un dost olduğu yıllardan bol bol anı okumak güzeldi.  Ragnar'ın kardeşi Sefi'de inanılmaz bir savaşçıydı. Yazar'ın betimlemeleri falan güzeldi. Her şeyi hayal edebiliyordunuz. Uzun zaman aklımdan çıkacağını sanmıyorum.

SPOILER İÇEREBİLİR

Spoiler olmadan yazmaya çalıştım ama bazı şeyleri yazmazsam olmayacaktı. Ragnar'ın yurduna giderken yaşananlar sonrası Cassius'un esir alınmasından sonra olayların öyle gelişeceğini kim tahmin ederdi ki... Cassius, bir pislik gibi davransa da aslında Darrow'u içten içe daima sevdi. Onların dostluğuna yakışan bir sondu. Kısrak'ın son anda patlattığı bombayı hiç mi hiç beklemiyordum yani nasıl bekler ki bir insan öyle bir şeyi. Resmen şok oldum ama mutluluk dolu bir sahneydi. Yine de en efsane kısım Luna'ya giderek ters köşe yaptıkları kısımdı ve aslında ters köşenin içinde de ters köşe vardı. Gerçekten muhteşemdi. Tahmin ettim o tarz bir şey olacağını gerçi ama yine de bu durum okuma keyfimi hiç bozmadı.

SPOILER BİTTİ

Serinin en mükemmel kitabı hangisi deseler iki ya da üç diyemem ikisi de benim için unutulmazlardan olacak. Son yıllarda kesinlikle böyle bir seri okumadım. Genelde ilk kitap efsane olur daha sonra tempo düşerdi ama sevdiğimiz karakterlerin hatırına seriyi bitirirdik. Bu seride ilk kitap vasat devam kitapları mükemmeldi. Biraz tersine yazmış yazar :D Baştan sona soluksuz okuduğum bir roman oldu. Kızıl İsyan serisi 2017'de en sevdiklerim listesinde kesinlikle yerini alacak. Distopya seviyorsanız bu seriyi mutlaka okuyun. Başka yazılarda görüşmek üzere hoşça kalın.

Kızıl Yükseliş yorumum için TIK.
Altın Oğul yorumum için TIK.


Son Şansım - Kübra Nur / Kitap Yorumu (Sonsuz Düşler #2)


Serinin 2. kitabı Son Şansım'ı da hızlı bir şekilde okudum. Bu kez küçük kardeş Nisan Ekiz'in çılgın hikayesini okuyoruz. İlk kitaptaki tadı bulamadığımı söylemek istiyorum. Kötü müydü peki? Hayır değildi ama Mayıs'a alışıp hemen ardından Nisan'ı okuyunca bana aynı tadı vermedi. Nedeni de sanırım Mayıs'ın çok daha fazla çılgın olmasıydı. Kısaca konusundan bahsetmek istiyorum.

Nisan Ekiz, üniversite üçü bitirmiş, yaz tatili sebebiyle Trabzon'a ailesinin yanına dönecektir ancak ablası evlendiği için tek başına dönmesi gerekmektedir. Bu yüzden ablasıyla birlikte bir plan yaparlar. Nisan, yaz boyunca çalışacaktır, bu nedenle de eve gidemeyecektir. Nisan, eniştesi Arın'ın yardımıyla Erarslan Holding'te yönetici asistanı olarak işe başlar. Patronu Kuzey ile bir tanışma fasılları var ama o konuya girmek istemiyorum. Kahkahalar eşliğinde o sahneyi okumanız gerek :D

Nisan, bir asistan olarak çalışmaya devam ederken talihsizlikler yakasını bir türlü bırakmıyor. Nişanlı olan patronunun nişanlısıyla arasındaki durumu çözmeye çalışmasından tutun da patronunu babasının gözüne sokmak için yaptığı türlü planlara kadar her türlü aksiyon var Nisan'da. Hatta planlarını gerçekleştirmek için ara ara ufak müdahalelerde de bulunabiliyor. Tüm bunların içinde hiç hazırlıklı olmadığı bir durum var ki Nisan'ın bile elini kolunu bağlıyor. Tabii ki aşk. Kuzey ve Nisan arasında ortaya çıkacak bir aşktan bahsediyorum. Gerisini düşünün artık.

Yazarın anlatım tarzı genel olarak çok eğlenceli. Günü güzelleştiren, neşenizi yerine getiren kitaplar vardır ya... İşte yazarın kitapları da öyle. Bende Son Çarem'in yeri daima ayrı olacak ama onu belirtmeden geçmeyeyim. Yine de okuduğum iki kitap da o kadar keyifliydi ki, bu durum yazarın diğer kitaplarını da merak etmeme sebep oldu. Okuma listem ne zaman müsait olur bilmiyorum ama okumayı düşünüyorum. Serinin devam etmesi umuyor ve yazımı burada sonlandırıyorum.

Serinin ilk kitabının yorumu için TIK


Altın Oğul - Pierce Brown / Kitap Yorumu (Kızıl İsyan #2)


Serinin ilk kitabını okumuş ve seriye devam etsem mi etmesem mi diye ciddi ciddi düşünmüştüm. Okumak için serinin tamamlanmasını beklediğim ve devam kitaplarını aldığım için devam etme kararı verdim. Şimdi diyorum ki ya devam etmeseydim ne olurdu. Böyle bir seriyi kaçırmış olurdum. Zaman zaman durgun zaman zaman aksiyonlu devam eden ilk kitap bana kendini fazla sevdirememişti. Sanırım çok aksiyonlu bir kitap hayal etmiştim ve okuyunca öyle olmadığını anlayıp biraz hayal kırıklığı yaşamıştım. Oysa Pierce Brown, tüm aksiyonu ikinci kitaba saklamış. Üçüncü kitabı düşünemiyorum bile. İkinci kitabın sonu düşünüldüğünde üçüncü kitabın da aksiyonlu olacağı anlaşılıyor.

Enstitüyü başarıyla bitirip Mars'ın başvalisi Augustus'un süvarisi olmayı seçen Darrow, Akademi'de kaybetmesinin ardından gözden düşmüştü. Darrow'un amacı bir filo sahibi olmakken kendini bir anda Augustus Hanesi'nden çıkarılırken bulmuştu. Darrow'un başarısız olması Augustus'un gözünden düşmesine de sebep olmuştu ve onu kimin satın alacağını bilmediği bir yola çıkmıştı. En kötü ihtimal Bellona Hanesi'ydi. Eski dostu Cassius'un ailesi. Geçiş ile ilgili gerçeği öğrendiğinde onu ölmeye bırakan Cassius, o günden beri Darrow'un ölmesini istiyordu. Darrow, o hane tarafından alınırsa sonunun ne olacağını kesin olarak biliyordu.

Aradan geçen yıllarda Darrow ile iletişim kuramayan Ares'e ve Oğullar'a ne olduğunu merak eden Darrow, bu kitapta tüm gerçekleri öğrenirken en baştan beri merak ettiği Ares'in kimliğini de öğreniyor. O bölüm beni şoka uğrattı. Ares'in asla o kişi olacağını tahmin etmemiştim. Çok başka tahminlerim vardı. Sonuç olarak Darrow, bu kitap boyunca Ares'in Oğulları'nın eskisi gibi olmadığını öğreniyor ve onun tarafı belli. 

Sözleşmesinin bitişi Hükümdar'ın gezegeni Luna'da yapılacak Zirve'yle çakışan Darrow için Zirve önemli bir gün olacaktı. O gün, sözleşmesi açık artırmaya çıkacak ve yeni bir Hane'ye katılacaktı ve muhtemelen Augustus'un korumasından çıkınca ölecekti. Bu düşüncelerle birlikte gelişen olaylar Darrow'a bir umut verecek ve Darrow bir kez daha sahnede boy gösterecektir. Zirve akşamı yapılan partide şovunu sergileyen Darrow, o akşam kendi canıyla birlikte aslında Augustus Hanesi'ni de kurtardığını öğrendiğinde her şey çok başka olacaktır. Karmakarışık bir ortamda kalan Darrow ve çevresindekilerin olayları kendi lehine çevirmek için çabaları devam ederken bazı dostluklar bozulacak ve bazıları sağlamlaşacaktır.

Kitabın her sayfası ayrı olaydı. İnsan hangisinden bahsedeceğini şaşırıyor. Hepsinden bahsetmek mümkün değil ve bazı yerleri anlamak için Hanelere, kişilere, terimlere falan hakim olmak gerekiyor. O yüzden birçok güzel detaya değinemiyorum. Yoksa bu yazı bitmez :D Sonuç olarak söyleyebileceğim tek şey mükemmel bir devam kitabıydı ve sonu o kadar arada bıraktı ki serinin son kitabında tempo nasıl olacak inanılmaz merak ediyorum. Hemen okumaya başlayacağım. En kısa zamanda da yorumu gelir. Distopya sevenler mutlaka bu seriyi edinin. Son zamanlarda okuduğum en sıradışı distopyaydı. İsyan gibi isyandı da diyebilirim :)

Serinin ilk kitabı Kızıl Yükseliş yorumum için TIK

Takvim Kızı Şubat - Audrey Carlan / Kitap Yorumu


Takvim Kızı'nın şubat ayı kitabı da bitti. Açıkçası ne desem bilemiyorum. İlk kitapla kıyaslama yapsam mı yoksa ilk kez okuyormuş gibi mi yapsam bilmiyorum. O yüzden bilindik bir yöntemle devam edip beğendiğim ve beğenmediğim yönlerini yazacağım.

Takvim Kızımız Mia, ilk kitabın başında ailesini kurtarmak için komadaki babasının bir milyon dolarlık borcunu, ödemeyi kabul ediyordu. Babasının borçlu olduğu mafyayı her ay yüz bin dolar ödemeye ikna etmişti. Bu sayede bir yıl içinde borç bitecekti. Bu ödemelerin altından kalkabilmek için teyzesinin eskortluk şirketinde çalışmaya başlayan Mia, her ayı farklı bir kişiyle geçirecekti.

Mia, ikinci ayını ünlü bir ressam olan Alec'in yanında geçirmek için Seattle'a gider. Karşılaştığı manzara kesinlikle umduğu gibi değildir ve ilk gün yaşadığı ufak kaza canını sıkar. Ayağından hafif bir sakatlık geçiren Mia, Alec için modellik yapacaktır ancak Alec'in stüdyosunu gördükten sonra çıplak mankenlik konusunda kararsız kalır. Alec'in birbirinden muhteşem tablolarının ilham perisi olan Mia, o işin büyüsüne kapıldığında  ve Fransız olan Alec ile yaşamaya devam ettikçe yaptığı işten hoşlanmaya başlar.

Bu kitabı seriden bağımsız olarak yani tek bir kitap olarak okusaydım hoşuma giderdi diye düşünüyorum. Çünkü ressam detayı oldukça güzel işlenmişti. Sanata özellikle de tablolara karşı bir ilginiz varsa severek okuyacağınızı düşünüyorum. Alec şahsına münhasır bir adamdı. Bir konu üzerinden yola çıkarak birbirini tamamlayan bir koleksiyon hazırlama olayı da ilginçti. Yazarın kaleminin güçlü olduğunu söyleyebilirim. Gelelim beğenmediğim yönlere. İlk kitapta Wes gibi birini okumuşuz arkasından Alec geliyor ve Mia çok rahat davranıyor. Wes'i düşünüyor ama Alec ile birlikte olabiliyor. Bu fazlasıyla iğrençti. Hani çok uç noktalardan götürmüş olayı yazar Audrey Carlan. Mia, her ay farklı biriyle oluyor ve bu ona bir yerden sonra eğlenceli gelmeye başlıyor. Yeni şeyler keşfetmek, farklı insanlar tanımak hoşuna gidiyor. Umarım serinin üçüncü kitabı şubat ayı kitabını bana unutturabilir. Bu şekilde devam ederse okumak için can atacağım serilerden biri olmayacak bu.

Son olarak seri +18 olarak geçmiyor ama bence 21 yaş altına pek uygun içerikte değil. Yani tavsiye etmiyorum. Eğer cinselliğin ön planda olduğu kitaplar okumaktan hoşlanmıyorsanız bu seriden uzak durmalısınız. Konu bir eskortu anlatsa da olay daima çok başka yönlere kayıyor. Bunu bilerek almanızı öneririm.

Takvim Kızı Ocak kitabı yorumu için TIK.