Baby Daddy Dizi Yorumu


Baby Daddy dizisini instagramda keşfet bölümüne bakarken fark ettim ve izleme listeme ekledim. 2020'nin ilk dizisi olarak da komedi olması sebebiyle bu diziyi seçtim. 20'şer dakikalık bölümleri sebebiyle kısa sürede bitirdim. Tek kelimeyle bitmesini istemediğim dizilerden biri oldu. Karakterlerin uyumu çok iyiydi. Ben(Jean-Luc Bilodeau), Danny(Derek Theler), Riley(Chelsea Kane), Tucker(Tahj Mowry) ve özellikle Bonnie(Melissa Peterman) hepsine ayrı ayrı bayıldım. 

Dizi 6 sezon sürmüş. 2012'de başlamış ve 2017'de bitmiş. Keşke bitmeseymiş ama o kadar güzeldi ki ve konu da ilerleyebilecek gibiydi. Muhtemelen reyting kurbanı olmuştur. Yine de güzel bittiğini düşünüyorum :) Kısaca konusundan bahsetmek istiyorum.


Ben ve Tucker ev arkadaşıdır. Bu ikiliye Ben'in abisi Danny'de katılır ve Danny'nin eve geldiği gün kapıda bir bebek(Emma) bulurlar. Notu okuduklarında bu bebeğin Ben'in tek gecelik bir ilişkisinden olduğunu öğrenirler. Ben tahmin ettiğiniz gibi aşırı çapkın, bir gün onla diğer gün başka biriyle takılan biri. O yüzden çevresindekiler bebek bakamayacağını söyler. Ertesi gün Ben kızına bakacağını onu evlatlık vermeyeceğini söyler ve olaylar da böylece başlar.


Üç erkek(Ben, Danny, Tucker), Riley, Ben ve Danny'nin annesi Bonnie'nin bebeğe bakma süreci de başlamış olur. Küçüklüğünden itibaren kilo problemi olan Riley, Danny ve Ben ile komşudur. Beraber büyümüşlerdir. Riley çocukluğundan beri kendisinin farkında olmayan Ben'e aşıktır. Danny ise en yakın arkadaşıdır. Danny, Ben'in yanına taşınınca Riley'de sık sık o eve gelip gitmeye başlar ve bir zaman sonra Ben'de Riley'nin farkına varır. Riley çocukken oldukları gibi kilolu değildir. Ben, Riley'nin hayatındaki özel kadın olacağına inanmaktadır. Danny ise 6 yaşından beri Riley'ye aşıktır ancak Riley onu arkadaşı olarak gördüğü için bu konudan bahsetmemiştir. Zaman içinde olaylar öyle şekillerde gelişiyor ki bazen takip etmekte zorlanıyor insan :)


En favori oyuncum (Melissa Peterman)Bonnie'ydi. Sorumsuz görünen ama çocuklarını hiçbir zaman yalnız bırakmayan kadın. Danny ve Ben'in annesi. Kocasından boşanınca az biraz çapkın yaşamaya başlamış, elinden içkisi pek eksik olmuyor ama çocukları ve torunu için her şeyi yapabilen bir kadın. Hatta aileye katılan Tucker ve Riley için bile çaba harcıyor. O olmasa dizi bu kadar komik olur muydu bilmiyorum. 


Danny, Bonnie'nin ilk çocuğu ve gözbebeği. Çocukluğundan itibaren Danny'nin buz hokeyi kariyeri için çok çaba harcamış. En nihayetinde Danny ünlü bir kulüpte oynamaya başlıyor ve Bonnie çabalarının karşılığını alıyor. Biraz saf olan Danny'yi oynayan Derek Theler'da rolün hakkını veriyordu. En baştan hayal ettiğim sonu yaşamasına sevindim.

Umarım bu diziyi listelerinize alıp izleyip benim gibi seversiniz. Yeni yazılarda görüşmek üzere. Hoşça kalın.

Diziden sahneler:













2019'da Severek Okuduğum 19 Kitap


Herkese merhaba ve iyi yıllar

2019'un son yazısı olsun istiyordum ama 2020'nin ilk yazısı oldu :) 2019'da 116 kitap okumuşum. Çok güzel yazarlar keşfettim. Okumak istediğim kitaplara öncelik vermeye çalıştım. Onun dışında ortak okumalara katıldım. Güzel bir yıl oldu.

Ocak ayında okuyup çok beğendiğim kitaplar Emma Donoghue - Oda, Monica McCarty - İhanet, Engin Akyürek - Sessizlik kitapları oldu. Oda'nın daha sonra filmini de izledim ama kitap kadar güzel değildi :( Filmde çok boşluk vardı. Kitabı okumasam havada kalan bir film olurdu. Kitapta Jack'in yaşadığı hayat bol bol hüzünlendirdi. Annesinin her şeyi oyuna çevirme çabası, Jack'in dünyayı bulundukları odadan ibaret sanması beni çok etkiledi. Uzun süre etkisinden çıkamadım. Monica McCarty'nin İhanet kitabı Highland Guard serisinin 4. kitabıydı. Yılan lakaplı Lachlan'ı anlatan kitap bence serinin şu ana kadarki en iyi kitabıydı. Engin Akyürek'in kitabı kısa öykülerden oluşuyordu. Çok etkileyici öyküler vardı. Detaylı yazısını okumak isteyenler TIK.


Agatha Christie - On Küçük Zenci, Rita Hunter - Siyah Kadife, Büşra Toraman - Kanın Büyüsü, şubat ayında en severek okuduğum kitaplardı. On Küçük Zenci'nin detaylı yorumunu yazmıştım. Okumak için TIK. Rita Hunter'ı keşfettiğim günden beri çok severek okuyorum. Türk bir yazarın historical türde bu kadar başarılı kitaplar yazması beni çok sevindiriyor. Siyah Kadife, Emily ve Marcus'un hikayesini anlatıyordu. Emily'nin haline üzüldük falan ama sonu çok güzeldi. Aradan bir yıla yakın zaman geçmesine rağmen kitabı hatırlayınca hala duygulanıyorum. Büşra Toraman'ın Kırmızı Başlıklı Kız serisinin 3. kitabı Kanın Büyüsü muhteşemdi. Serinin ilk kitabını da çok beğenmiştim ama 3. kitap bence en güzeliydi. Seri bitecek sanarken devam edeceğini öğrenmem ve yazarın kitabı yine merakta bırakacak şekilde bitirmesi beni çıldırtıyor. Bir an önce yeni kitap çıksa da okusak dediğim serilerden biri bu seri. Okumayanlara da tavsiye ederim.

Mart ayında çok severek okuduğum tek kitap Marie Lu'nun Genç Elitler kitabıydı. Maalesef serinin devamında ilk kitabın güzelliğini bulamadım. Humma hastalığı sonucu vücudunda leke kalanların farklı yeteneklere sahip olduğu anlaşılıyor ve bu kişilere Genç Elitler adı veriliyor. Kral için çalışan Teren, bu yetenekli kişileri ortadan kaldırmakla görevlidir. Enzo ise kendisi gibi yetenekli kişileri Teren'den önce bulmaya çalışmaktadır. Başkarakter Adelina, ortalığı karıştıracak türde yetenekleri olan bir kız. Ve en nihayetinde bu üçlünün yolları kesişiyor. Ortaya neler çıkıyor neler? Seri 3 kitaptan oluşuyor. Benim seri için ortalama puanım 4. Gayet okunabilir bir seri ama ilk kitaptaki başarıyı devam kitaplarında beklemeyin :) 


Nisan ayında epey fazla kitabı beğendim. Elizabeth Boyle'un Mektubumu Aldın mı kitabı seride benim için açık ara öne çıktı. Diğer kitapları da sevdim ama en sevdiğim olarak birini seçmek zorundaydım :) Felicity'nin haline üzülsem de bir dükle evlenme azmine hayran oldum. Hele o mektuplar nasıl hoştu. Seride kurgusunu en çok sevdiğim kitabın bu olması gayet normal, mektuplu kitaplara karşı bir zaafım var sanırım. Julia Quinn'in Cennet Gibi kitabı da çok iyiydi. Hatta serinin en iyi kitabıydı. Smythe-Smith serisinin diğer kitapları da güzeldi ama nedense benim için Cennet Gibi bir tık öne çıktı. Honoria ve Marcus, en favori çiftimdi. Her sene yapılan meşhur müzikalle ilk tanıştığım kitap olduğu için de önemli olduğunu düşünüyorum :D  Yine Julia Quinn'in Bridgertons serisinde favorimi bir kitaba indiremedim. O yüzden listemde bu seriden iki kitap var. Yüreğe Söz Geçmiyor ve Öpüşünde Saklı. Tüm seriyi(8 kitap) arka arkaya okuduğum için biraz sıkılsam da tarihi aşk romanı sevenlerin mutlaka okumalarını önereceğim serilerden biri. 2019'da Kitap Ağacı Bursa ekibinden Gizem okumak isteyenlerle bir Shakespeare grubu kurdu. Mart'ta her ay bir kitap okumaya başladık. Nisan ayı kitabımız Julius Caesar'da çok sevdiklerimden biriydi.

Mayıs, haziran, temmuz ve eylül aylarında favorim diyebileceğim bir kitap okumadım. Ağustos ayı ise tamamen okuyamadığım bir dönemdi. Ekim'de tempomun artmasıyla yine fazlaca kitap okumaya başladım. Kitap Ağacı Bursa ekim ayı kitabımız olan Cem Akaş'ın Y kitabı beni fazlasıyla etkiledi. Erkeklerin olmadığı bir dünyayı anlatan roman, bir çiftin kapısına bırakılan erkek bebekle başka bir boyuta geçiyor. Herkesten gizledikleri bu bebeği kız gibi büyüten çift bir noktada işlerin çığırından çıkmasına engel olamıyor. Cem Akaş, bu kitapla birlikte takip edeceğim yazarlardan biri oldu. 


Kasım ayında listeme 4 kitap daha eklendi. Yine Kitap Ağacı Bursa ile okuduğumuz(eylül kitabımızdı ben ekim ayında okuyabildim) Heinrich Böll'ün Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru, beni düşündüren bir kitap oldu. Medyanın haber yapma özgürlüğünün bir kadının hayatını ne hale getirdiği anlatılıyordu. Bir bakıma günümüzde de yaşadığımız şeyleri anlatıyordu diyebilirim. Listelerinize mutlaka ekleyin diyorum. William Shakespeare'in Macbeth kitabı da tabii ki bu listede olmalıydı. Yıllar önce kitap günüm sayesinde elime geçen ancak kütüphanemde beklettiğim Leah Fleming'in Kaptanın Kızı romanı bolca ağladığım kitaplar arasında yerini aldı. Titanic kazasıyla başlayan kitap başından sonuna kadar beni çok fazla etkiledi. Bu yazarın kitaplarını da artık takipteyim. J. M. Coetze'nin Barbarları Beklerken, mutlaka okunması gereken kitaplardan biri. Kasım ayında Güney Afrika edebiyatından bir kitap okuyacaktık ve Barbarları Beklerken'i seçtik. İyi ki seçmişiz. Bu kitabı okumamış olmak kayıp olurdu.

Aralık ayından 2 kitabı da bu listeye ekledim. Calia Read'in daha önce Kördüğüm kitabını okumuş ve çok sevmiştim. Yine aynı serinin 2. kitabı Yüzleşme de uzun zamandır kütüphanemde okunmayı bekliyordu. Uyuyamadığım bir gece kitabı elime aldım ve ertesi gün uyanır uyanmaz ilk işim kitabı bitirmek oldu. Nasıl yazıyor bilmiyorum ama her kitap öyle etkileyici oluyor ki bir süre düşündürüyor. Son olarak James Tiptree Jr'a ait Uzaktan Kumandalı Kız'ı okudum. Kısa bir kitaptı. Bence çok daha uzun yazılsa keyifle okurdum. O kadar çabuk bitti ki ne olduğunu şaşırdım. Uzun zaman atlamaları arada kafa karıştırıcı olsa da kesinlikle okunmalı. Bu arada yazarın erkek olduğunu düşünebilirsiniz ancak yazar bir kadın(Alice Sheldon) ve bir erkek adıyla yazmayı uygun bulmuş. Kitabın önsözü mutlaka okunmalı. Epey bilgilendirici şeyler içeriyor.

2019 benim için gayet güzel bir yıldı. Birçok hayalimi gerçekleştirdim. 2020 umarım çok daha güzel geçer. Liste olarak yazar ve kitap isimlerini aşağıda bulabilirsiniz. Görüşmek üzere...

Emma Donoghue - Oda
Monica McCarty - İhanet
Engin Akyürek - Sessizlik
Agatha Christie - On Küçük Zenci
Rita Hunter - Siyah Kadife
Büşra Toraman - Kanın Büyüsü
Marie Lu - Genç Elitler
Elizabeth Boyle - Mektubumu Aldın mı
Julia Quinn - Cennet Gibi
Julia Quinn - Yüreğe Söz Geçmiyor
Julia Quinn - Öpüşünde Saklı
William Shakespeare - Julius Caesar
Cem Akaş - Y
Heinrich Böll - Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru
William Shakespeare - Macbeth
Leah Fleming - Kaptan'ın Kızı
J. M. Coetze - Barbarları Beklerken
Calia Read - Yüzleşme
James Tiptree Jr - Uzaktan Kumandalı Kız

Jumanji The Next Level / Jumanji: Yeni Seviye Film Yorumu


Herkese merhaba

Cuma akşamı kardeşim ve kuzenlerimle yine bir film günü yaptık. Jumanji serisinin 2. filmi olan Jumanji: The Next Level'i izledik. İlk filmi de sevmiştim ama sanki 2.si daha iyiydi. Oyuncuları ilk filmde rollerine çok yakıştırmıştım. Bu filmde de fikrim değişmedi. Hiçbir karakter göze batmıyordu. Hele Dwayne Johnson, her filminde kendine hayran bıraktırmayı nasıl başarıyor, bilmiyorum. Karen Gillan'ı ise Doctor Who dizisindeki Amy karakteriyle tanımıştım ve o günden beri birçok filmini severek izledim. Aşırı pozitif bir duruşu var. Jumanji'yi ilk izleme sebebim Dwayne ve Karen'dı ama diğer oyuncuların(Jack Black, Kevin Hart) hakkını da yiyemem. Genç oyuncular dahil hepsi çok iyiler.


Jumanji'nin konusundan bahsedeyim. Jumanji atari ile oynanabilen cinsten bir video oyunu. İlk filmde liseli 4 arkadaş(Spencer, Fridge, Martha ve Bethany) cezaya kaldıkları bir gün, okulun bodrumunu temizlerken buldukları atariyi kurcalayıp kendilerini bu oyunun içinde, oyunun karakterlerine bürünmüş olarak buluyorlardı. Herkesin görevleri başarıyla tamamlayıp oyundan çıkmak için üçer canı vardı. Ekip olarak oyunu tamamladıklarında oyunun ismini söyleyip kendi hayatlarına dönebiliyorlardı. Zorlu geçen görevler sonucu hayatlarına dönüp filmin sonunda kırdıkları atari bu filmde yine karşımıza çıkıyor.


Önceki oyundan çıkmalarının üzerinden 1 yıl geçmiş. Liseli 4 arkadaş üniversiteye başlayıp farklı yerlere dağılmışlar ve noel zamanı evlerine döndüklerinde buluşma ayarlıyorlar. Spencer buluşmaya gelmeyince evine onu görmeye gidiyorlar ve gerçek ortaya çıkıyor. Spencer'ın atariyi tamir edip oyuna girdiğini anladıklarında ellerinden gelen tek şey oyuna girip arkadaşlarını kurtarma düşüncesi oluyor.


Oyun bu kez cidden çok daha iyiydi. Ters köşe yaptıkları yerler vardı. Karakterlerle ilgili sürprizlere de bayıldım. Umarım devamı gelir ve bozmadan ilerletebilirler. Bu filmle ilgili spoiler vermeden yazabileceklerim bunlardı. Umarım siz de film listelerinize Jumanji: Yeni Seviye'yi eklersiniz. Başka yazılarda görüşmek üzere. Hoşça kalın.

IMDB puanı:7/10
Puanım: 8/10




*Görseller alıntıdır.*

Love Alarm 1. Sezon Dizi Yorumu


Merhaba

Can sıkıntısıyla Instagram'da bakındığım bir gün keşfette bir diziye denk geldim. Konusu ilgimi çekince ve 8 bölüm yayınlanmış olduğunu görünce hemen biter diyerek başladım. İsmi Love Alarm olan bu dizi Netflix orijinal Kore dizisiymiş. 22 Ağustos 2019'da ilk bölümü yayınlanmış ve 8 bölümün ardından sezon finali yapmış.


Dizinin konusu şöyle özetlenebilir. Biri Joalarm isimli bir uygulama geliştiriyor ve piyasaya sürüyor. Uygulamayı telefonuna yüklüyorsun 10 metre içinde seni seven biri varsa alarmın çalıyor, sevdiğin birinin 10 metre yakınındaysan onun alarmı çalıyor,  Henüz piyasaya yeni sürülmüş bir uygulama ama gençler arasında aşırı popüler oluyor.




Dizinin 3 ana karakteri var. Esas kızımız Kim Jojo'nun (Kim So-Hyun)bir sevgilisi var. Teyzesiyle ve kuzeniyle yaşıyor. Büyükannesi hastanede tedavi görüyor. Liseye gidiyor ve ek olarak 2 işte birden çalışıyor. Joalarm kullanmıyor. Zaten geçmişi de acılarla dolu bir kız. Çocukluktan itibaren çok yakın arkadaş olan Sun-Oh (Song Kang) ve Hye-Young (Jung Ga Ram) ise erkek karakterlerimiz. Hye-Young'un annesi Sun-Oh'nun evinde çalışıyor. Zengin olan Sun-Oh ailesi tarafından sevgi görmediği için bu arkadaşlığa çok bağlanıyor. Amerika'dan döndüğünde en yakın arkadaşı Hye-Young'un bir kızdan hoşlandığını fark ediyor ve kızı takip etmeye başlıyor. Bu kısımda söylemem gereken tek şey her şeyin çok hızlı ilerlediği. Kızı takip etti, öptü ve sevgili oldular. Niye böyle bir hızla bu noktaya geldi hiç anlamadım. Olayı basitleştirdiğini düşünüyorum. Hele bir de utanmadan arkadaşına Kim Jojo'yu öptüm demesi pes dedirtecek bir davranıştı.


Hye-Young arkadaşının Kim Jojo'ya hislerini öğrendiği için geri çekiliyor. Ben en başta her şey hızlı gelişse de Sun-Oh'nun tarafındaydım ama sanki sonlara karşı Hye-Young'a doğru çekildim. Çocuk bence dizinin en talihsiz kişisi. İkinci sezonda ne durumda olacaklar merak ediyorum.


Her neyse sonuç olarak bu Kim Jojo ve Sun-Oh birbirlerinin alarmlarını çaldırıyorlar. Ondan sonra bazı olaylar sonucu pek anlamasak da Kim Jojo, Sun-Oh'dan ayrılıyor. Burada onu sevmediğine nasıl ikna ettiğini söylemeyeceğim çünkü bu düpedüz spoiler vermek olur :D Sonuç olarak ayrılıyorlar ve yıl oluyor 2023. Gençler liseyi bitirmiş. Joalarm almış yürümüş. Sun-Oh'nun başka bir sevgilisi var. Kim Jojo yine iki işte çalışıyor ve okuluna geri dönebilmek için para biriktiriyor. Bir gün Hye-Young, Kim Jojo'yu buluyor ve şansını denemeye karar veriyor. Kim Jojo onu sevemeyeceğini söylese de Hye-Young pes etmiyor. Sezon finalinde Sun-Oh ve sevgilisi, Kim Jojo, Hye-Young öyle bir noktada bir araya geldiler ki ne olacak hiç bilemiyorum.


Geçenlerde 2. sezonun olacağı duyurulmuş. Artık ben de 2. sezonu bekleyenler içindeyim. Ortada yayın tarihi yok ama umarım en kısa sürede Love Alarm 2. sezon başlar. Diziyi izleyenler varsa yorumları bekliyorum :) Kendinize iyi bakın.

Mardin Gezi Notlarım 2. Gün


Merhaba

Mardin gezimin 1. gününü yazdığım yazıyı henüz okumadıysanız TIK. Bu yazıda dopdolu geçen 2. günü anlatacağım. Araştırmalarım sonucu gitmek istediğim yerlerin çoğuna toplu taşıma ile gidemeyeceğimi anlayınca tur/rehber arayışına başlamıştım. Instagramda Dara Antik Kenti rehberi Sinan Bey'e denk gelmek benim için büyük bir şanstı. Günlük tur yapan Gözal Turizm'i önerdi. Hemen tur şirketiyle görüştüm ve bize en uygun turun Telkari Tur olduğunu gördüm. Kişi başı 100 tl olan bu turla bu yazıda bahsedeceğim her yeri gezdik.




Sabah otelimizden alındıktan sonra ilk durağımız Deyrulzafaran Manastırı oldu. Giriş ücreti olan bir yer. Kişi başı 10 tl ancak öğrenci ücreti 5 tl. Anlatmaya kalksam bir yazıyı burayla ilgili yazabilirim sanırım. Çünkü içeri grup şeklinde alınıyorsunuz ve manastırın kendi rehberi manastırı gezdirerek anlatıyor. Deyrulzafaran, 5. yüzyılda inşa edilmiş bir Süryani manastırı. Bir dönem safran yetiştirildiği için bu ismi almış. Hala ibadet edilen bir yer.



O bölgeye ilk gelen matbaa'yı da orada görmek mümkün. Matbaa'yı 1800'lü yıllarda orada partiklik yapan 4. Petrus İngiltere'den getirmiş. Burada kiliseyi gezerken, kilise tavanının önceleri altın işlemelerle kaplı olduğu ancak Moğol istilası sırasında değerli ne kadar şey varsa Moğollar tarafından götürüldüğü söylendi. Bu şekilde bile yapıya hayran kalınıyor, bir de öyle görebilseydik nasıl olurdu diye düşünüyorum.


Mezopotamya'nın Efes'i olarak isimlendirilen Dara Harabeleri, belki de göreceğim için en heyecanlandığım yerdi. Benim tarihe karşı inkar edemeyeceğim bir merakım var. Göreceğim her yeni antik kent için aynı heyecanı yaşıyorum. İpek Yolu'nun geçtiği şehirlerden biri olan Dara Antik Kenti'nin (Anastasiopolis) 6. yüzyıl başlarında kurulduğu tahmin ediliyor. Sasani saldırılarından korunmak için garnizon kenti olarak kurulmuş. Şu an ziyarete açık olan kısım Nekropol yani surların dışında kalan mezarlık alanı. Akropol şu anki köyün altında bulunuyor.



Sinan Bey ile oraya gittiğimizde görüştük ve kazılarda da bizzat bulunduğundan her şeyi detaylıca anlattı. Kent kazılmadan önce orada top oynadıklarını öğrendik. Kazılar yapıldığında böyle önemli bir şehir ortaya çıkarıldığında herkes çok şaşırmış. Şu anki köy için ödenek çıktığında oradaki halk başka yere taşınacakmış ve köyde de kazılar başlayacakmış. Şehrin içinde kimbilir ne güzellikler çıkacak. Son olarak üstteki fotoğraf antik kentteki sarnıca ait. Sarnıç olarak yapılmış ancak zindan olarak kullanıldığı dönemlerin olduğu da söyleniyor. Dara Antik Kenti giriş ücretsiz.



Dara Antik Kenti'nden sonraki durağımız Beyazsu'ydu. İnsan huzur içinde oturup saatlerce bu manzaraya bakabilir. Öyle güzel bir yerdi ki... Orada yarım saat oturup çay içmek koşturmacanın bol olduğu o gün inanılmaz iyi geldi. Gitmeyi düşünenler mutlaka Beyazsu'yu da planlarına dahil etsinler.


Mor Gabriel Manastırı önemli ve hala aktif olarak öğrenci yetiştiren bir manastır. Kilisede yaşayan öğrenciler, rahip ve rahibeler var. Bu yüzden giriş çıkışlar sınırlı ve yine Deyrulzafaran Manastırı'nda olduğu gibi içerideki görevlilerden biri rehberlik yapıyor. Mor Gabriel Manastırı mimarisi ile herkesi kendisine hayran bırakmayı başarıyor.



Yapı aynı zamanda yapılmış gibi görünse de zaman içinde ihtiyaç duyuldukça eklemeler yapılmış ancak söylenmese anlaşılacağını sanmıyorum. Öğrencilerin kaldığı en üst kat sonradan eklenmiş ve diğer kısımlardan farklı durmuyor. İbadetler ve eğitim devam ettiği için bazı kısımlarına giriş yasak. Unutmadan yazayım Mor Gabriel Manastırı giriş ücreti kişi başı 5 tl.


Böyle etkileyici bir yapıyı görmek gerçekten çok güzeldi. Mardin'in bu yapılarını gördükten sonra eve döndüğümde evler gözüme hoş görünmemeye başladı. Hele o sıcakta içeri girince hissettiğin serinlik hiçbir şeye değişilmez.


Hasankeyf'e gitmeden Midyat'ta Bahar Sofra Salonu'nda öğle yemeğimizi yedik. Böyle esnaf lokantası tarzı bir yer. Sembüsek, irok, kaburga dolması, güveç yemeği ve et yemeği gayet lezzetliydi. Yanında ek olarak ezme, ayran aşı çorbası, salata geldi. Yanlış hatırlamıyorsam benim aldığım Midyat tabağıydı.


1.5 günlük Mardin gezim boyunca gitmekten en üzüntü duyduğum yer Hasankeyf oldu. Durumun kötü olduğunu biliyordum. Taşınan eserlerden sonra bizi pek hoş bir manzaranın beklemediğini de biliyordum ama umduğum asla bu değildi. Taşınan 3-5 parça eser var. Diğerleri ya yerinde duruyor ya da üstü betonla örtülmüş. Minik rehberimizin söylediğine göre bunun yapılma amacı da eserleri suyun aşındırıcı etkisinden korumakmış. Yapılan baraj ömrünü doldurunca tekrar açılacakmış falan filan.



Meşhur köprü ayakları yenilenmiş, eskisini verip yenisini almışsın havası var. Restore etmek çok başka orada yapılan çok başka bir şey. Her gördüğüm detayla daha çok üzüldüm. Mağaraları gezmek istiyordum ama o kısımlar kapandığı için ziyaretçiler giremiyormuş. Zaten ortada pek insan yok. Çalışan insanlar ve bol bol kamyon, kepçe var. Hasankeyf kalesi ise taş düşme tehlikesi sebebiyle bir süredir kapalıymış. Kısaca pek bir şey göremedik.


Tek güzel hatıram Dicle Nehri'ne bakarak içtiğim Hilve kahvesiydi. Süt, bal ve cevizle yapılıyormuş. İçerken ceviz parçaları fark ediliyor. Efsane bir lezzetti. Yanında bir şişe su ile birlikte geliyor. Fiyatı 9 tl. Bu kahvenin yapıldığı eve giriş 1 tl. Ev dediysem işletme tarzı bir yer, kimse yaşamıyor. Genel olarak Hasankeyf'te yaşayan yok zaten. İnsanların kimi isteyerek kimi istemeden yeni Hasankeyf'e taşınmak zorunda kalmış.



Mardin seyahatimizin son durağı Sıla Konağı olarak da bilinen Midyat Devlet Konukevi'ydi. Şu an halihazırda Hercai dizisinin çekildiği konak. Şoförümüz Hercai dizisi başlayana kadar giriş ücretinin 1 tl olduğunu dizi başlayınca talep arttığı için 5 tl'ye çıkarıldığını söyledi. Hercai konağı için kişi başı giriş ücreti 5 tl.

Son olarak Mardin Midyat manzaraları ile yazıyı bitireyim. Günübirlik tur ile gittiğimiz için Midyat'ta çok gezme şansımız olmadı. Sıla Konağı dışında sadece çarşısına kısaca göz atabildik. Umuyorum bir sonraki gidişimde çok daha detaylı gezebileceğim. Nasip olursa Dara Antik Kenti tamamen gün yüzüne çıkarıldığında tekrar bir ziyaret düşünüyorum. Gaziantep yazısını da kısa zamanda hazırlayıp yayınlayacağım. Kendinize iyi bakın :)